REKLAM
| Servet-i Fünun |
|
|
|
| TÜRK EDEBİYATI - 11. SINIF TÜRK EDEBİYATI |
|
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI (1896-1901)
Tanzimatla başlayan edebi alanda "yenileşme" çabaları, bütünsel bir hareket olarak ilk meyvesini Servet-i Fünun döneminde verir. Sanatçılar, yeni bir edebiyat ortaya koydukları için Servet-i Fünun edebiyatı, "Edebiyatı Cedide (Yeni Edebiyat)" olarak da anılmaktadır.
Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı Cedide devri, Türk edebiyatında 1860'tan beri devam eden Doğu - Batı mücadelesinin kesin sonucunu belirleyen aşamadır. Batı, mücadeleyi kazanmıştır. Gerçekten yoğun ve dinamik çalışmalarla geçen bu kısa dönem sonunda Türk edebiyatı, gerek anlayış, gerek içerik, gerekse teknik bakımdan tamamıyla Batılı bir nitelik kazanmıştır.
Servet-i Fünun sanatçıları, Tanzimat'ın ikinci kuşak sanatçılarının hazırladığı edebi zevk ortamı içinde büyürler. "Abdülhak Hamit - Recaizade Mahmut Ekrem - Samipaşazade Sezai Mektebi" diye bilinen bu kuşak sanatkârlarının edebiyatımızdaki önemi, sanatın işlevini faydacı bir anlayıştan daha estetik bir düzeye çekme çabalarıdır. Tanzimat'la birlikte başlayan edebiyatı Avrupa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi, 1896 - 1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi etrafında, Recaizade Mahmut Ekrem önderliğinde toplanan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır. Böylelikle Recaizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci arasındaki eski - yeni çatışması da yeni edebiyat taraftarlarının topluluk haline gelmesiyle sona ermiştir, işte bu topluluk, Servet-i Fünun edebiyatını başlatmıştır. (1896- 1901)
Servet-i Fünun (Fenlerin Zenginliği) dergisi, 1891'de Recaizade Mahmut Ekrem'in öğrencilerinden Ahmet ihsan Tokgöz'ün yayımlamaya başladığı bol resimli, çeviri yazıların yer aldığı bir bilim ve magazin dergisidir. Derginin başına 1896'da Recaizade Mahmut Ekrem'in isteğiyle Tevfik Fikret getirilince dergi, sanat ve edebiyat dergisi kimliğine bürünür ve çevresinde birçok sanatçı toplanır. Böylece Servet-i Fünun edebiyatı başlamış olur.
Servet-i Fünun sanatçıları bu derginin etrafında toplanarak Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci toplu hareketini oluşturdukları için derginin adı, topluluğun da adı olmuştur. Dergi 1901'de, Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Edebiyat ve Hukuk" adlı Fransızcadan çevirdiği, Fransız İhtilalini kolu alan bir makalesi gerekçe gösterilerek kapatılır. Topluluk da böylece dağılır.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI ÖZELLİKLERİ
1. Servet-i Fünun sanatçıları "Sanat, sanat içindir." ilkesini savunup bu ilke doğrultusunda eser vermişlerdir. (Tevfik Fikret, Servet-i Fünun dergisi kapatıldıktan sonra toplum için sanat anlayışıyla yapıtlar ortaya koymuştur.) 2. Sanatçıların "Sanat, sanat içindir." ilkesini benimsemeleri sonucu, halka seslenmek düşünülmemiş, yüksek tabakaya yönelik bir edebiyat meydana getirilmiştir. Sanatçılar, toplumdan kopuktur, azınlığa seslenen bir salon edebiyatı oluşturmuşlardır. 3. Servet-i Fünun sanatçıları, Batı kültürüyle yetişmiş, birkaç yabancı dil bilen, Batı edebiyatlarını özellikle de Fransız edebiyatını, yakından izleyen kişilerdir. Batı uygarlığına, özellikle Fransa'ya hayrandırlar. Ülkenin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inanmışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye'ye aktarmaya çalışmışlardır. 4. Sanatçılar, edebiyat alanında çağdaş Fransız edebiyatını örnek almış, hikâye ve romanda realizm ve natüralizm, şiirde parnasizm ve sembolizm akımlarının etkisi altında kalmıştır. 5. Sanatçıların hepsi, divan edebiyatına karşıdır, ancak aruz ölçüsünden vazgeçmemişlerdir. 6. Servet-i Fünun sanatçılarında Tanzimat sanatçılarından gibi siyasi ve aktif bir fonksiyon yoktur. Aşırı alafrangalılık (Batı hayranlığı) vardır ve bu tutumları onların en çok eleştirilen özelliklerindendir. Memleket meseleleri ve Anadolu insanının yaşayışı, bazı küçük denemeler dışında bu edebiyatta yoktur. Yaşadıkları siyasi devir sanatçıları gerçekten kaçmaya zorlamış, onların günlük meselelerle ilgilenmelerini engellemiştir. Aynı durum sanatçıların hüzne düşkünlük, bireysellik gibi duygularını beslemiştir. Hiçlik ve boşluk duygularının, yaşama olan inancı sarsan bir karamsarlıkla Servet-i Fünun neslini etkileyen, besleyen en temel değer olduğu söylenebilir. Sanatçılar hastalık, melankoli, hayattan bezginlik ve kaygısızlık gibi karamsar kavramlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Solgun çiçeklerden, düşmüş sarı yapraklardan bahseden bu dönemin arka plan kurgusu, yazarlarımızın özel hayatlarının edebi metinlerine yansımalarında aranmalıdır. Verem, intihar, kimsesizlik ve inziva, aşkı ölümle sonuçlandırmak, sarı - siyah gibi daha çok hastalığı ve ölümü temsil renkler, karanlık mevzular Servet-i Fünun'un ortak sanat çizgileridir. 7. Gazetecilik, siyasal makale, toplumcu tiyatro Tanzimat'ın birinci dönemindeki önemini yitirmiştir. Tiyatroda gerileme olmuştur. Servet-i Fünun sanatçıları ancak 1908'den sonra tiyatroyla ilgilenme fırsatı bulmuşlardır. Edebiyat tarihi ve felsefe alanında hiçbir çalışma yoktur. II. Abdülhamit'in baskı yönetimi altında yetişip edebiyat yapmaya çalışan sanatçılar, bu sansür döneminde gazetecilikten dergiciliğe geçiş yapmışlardır. Gazetecilik, yerini edebi anlamıyla dergilere bırakmıştır. Servet-i Fünun dergisinin yanında; Malumat, Mutasavver, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Resimli Gazete gibi dergilerde sanat - edebiyat tartışmaları yapılmış, eleştiri yazıları yazılmıştır. 8. Servet-i Fünun sanatçılarının dil anlayışı Tanzimat sanatçılarınınkiyle çok farklıdır. Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsur- Konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmıştır. Yazı dilinde o zamana kadar kullanılanların yanında başka Arapça ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçede kullanılmayan nahcir (av), şegaf (çılgınca sevgi), tirâje (gökkuşağı) gibi birtakım yeni sözcükler edebiyatımıza katılmıştır. Batı edebiyatından alınan yeni kavramlar, Farsça-nın kurallarıyla kurulmuş saat-ı semen-fâm (yasemin renkli saatler), lerziş-i bârid (soğuk titreme) gibi birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları ve tehi-baht (boş talihli), şikeste-reng (kırık renkli) gibi yeni bileşik sıfatlar ile karşılanmıştır. Özellikle Cenap Sahabettin bu tarzda yazdığı şiirlerle ön plana çıkmıştır. Aynen Fransızcada görülen el sıkmak, dest-i izdivacını talep etmek gibi birtakım yeni deyim ve söyleyişler de Türkçeye aktarılmış, nesirde Fransızca-nın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır. Servet-i Fünun dili ağır bir dildir. Sanatçılar, yazılarında süslü cümleler kullanarak, zarif, ahenkli, fakat işitilmemiş kelimeler sıralamak hevesindedirler. Servet-i Fünun dili, bu özellikleriyle sade Türkçeye zararlı olmuş, fakat edebiyat sanatının gelişmesine ve daha zengin bir ifade aracı bulmasına hizmet etmiştir. 9. Servet-i Fünun döneminde şiir, özellikleri bakımından oldukça değişen bir tür olmuştur. Şiirde aruz ölçüsü kullanılmıştır. (Sadece Tevfik Fikret, çocuk şiirlerinden oluşan "Şermin" adlı eserini hece ölçüsüyle yazmıştır.) Şairler, aruzun dizeler üzerindeki egemenliğini yıkarak, bir şiirde birden çok aruz kalıbına yer vermişlerdir. Cenap Sahabettin şiirleri bu açıdan oldukça önemlidir. Türkçe başarıyla aruza uygun duruma getirilmiştir. Özellikle Tevfik Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Aruzun bütün kalıpları müstezat için denenmiş ve serbest müstezat doğmuştur. Bunu sağlayan ve en başarılı örneklerini veren yine Tevfik Fikret'tir. Servet-i Fünun döneminde Türk şiiri nazım şekilleri bakımından modernleşir. Şairler, Batı'dan aldıkları "sone" ve "terza-rima"; Divan edebiyatından alıp türlü değişikliklerle kullandıkları serbest müstezatı kullanmışlardır. Burada şu noktaya dikkat edilmesi gerekir: Batı'dan alınan "sone" ve "terza-rima" nazım şekilleri, bizim edebiyatımıza Tanzimat döneminde çeviriler yoluyla girmiştir. Servet-i Fünun döneminde ise sanatçılar, bizzat kendileri bu nazım şekillerini kullanarak şiir yazmışlardır. Şairler, nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlüğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Şairler, mısra bağımsızlığı anlayışına ve ifadenin bir beyitte bitmesi geleneğine karşı koyarak bir cümleyi tek dizede ya da beyitte değil de birkaç dizede ya da beyitte tamamlamışlardır. Buna "anjanbman" denir. Şairler, şiirlerinde cümleleri istedikleri kısalık ve uzunlukta kullanmışlar, cümleyi dize ortalarında tamamlayarak, beş altı mısra kadar uzatmışlardır. Özellikle Tevfik Fikret, bu dönemde nazmı nesre yaklaştırmasıyla öne çıkar. Kafiye göz için değil kulak içindir, ilkesi benimsenmiştir. Bunda Recaizade Mahmut Ekrem'in payı büyüktür. Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Naci'yle girdiği kafiye tartışmasını kazanmış ve sonradan Servet-i Fünun sanatçısı olacak olan gençleri etkilemiştir. Servet-i Fünun şairleri, Tanzimat şairlerinin "Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir." anlayışındaki "güzel olma" önkoşulunu atarak "Her şey şiirin konusu olabilir." demişler ve şiirin konusunu genişletmişlerdir. Fakat şairler, şiirlerinde dönemin siyasal baskıları nedeniyle bireysel duygu ve hayallerin yanı sıra aşk, tabiat, aile hayatı ve gündelik yaşamın basit konularını işlemişlerdir. Hayal ve gerçek çatışması şiirde dikkat çekici boyutlardadır. Parnasizmin ve sembolizmin etkisiyle bu dönemde şiire resim ve musiki girmiştir. Ses ve ahenk şiire egemen olmuştur. Şiire özgü bir kelime kadrosu oluşturulmuştur. Şiirde kuvvetli bir musiki dili görülür. Şiire dış musiki (yani ölçü ve şekil kusursuzluğu) ve iç musiki (yani doyurucu, anlam yönü kuvvetli şiir) egemendir. Tevfik Fikret dili ve tekniğiyle dış musikiyi, Cenap Sahabettin ise ince buluş, parlak hayal ve mecazlarıyla iç musikiyi sağlarlar. Şairler, şiirlerinde sanatkârane bir üslûp peşinde olmuşlardır. Dil, oldukça ağır, sanatlı ve süslüdür. Batı etkisinde şiire yeni sözler girer: "saat-ı semen fam" (yasemin renkli saat), "berf-i zerrin" (altın renkli kar)... (Cenap Sahabettin) Edebiyatımızda "mensur şiir" örnekleri ilk kez bu dönemde verilmiştir (Halit Ziya Uşaklıgil). Servet-i Fünun şiiri, II. Meşrutiyet'in ilanıyla (1908) sosyal meselelere yönelir. (Tevfik Fikret, Süleyman Nazif...) 10. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye batılı anlamda başarılı örneklerin verildiği türlerdir. Batı ölçütlerinde uygun, çağdaş Türk romanının ilk örnekleri, Servet-i Fünun döneminde Halit Ziya Uşaklıgil tarafından verilmiş (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu), Türk romanı teknik zaaf ve yanlışlıklarından bu dönemde kurtulmuştur. Romanda tahlile ve detaya yer verilmiş, modern kısa hikâyenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir. Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İstanbul'a, seçkin tabakaya aittir. Olayların geçtiği mekân, İstanbul'dur. Çünkü siyasi koşullar gereği memlekette gezi özgürlüğü yoktur ve yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımamaktadır. Roman konuları İstanbul'un sanat çevrelerinden, zengin çevrelerinden seçilmiştir: saray ve konak yaşamlarındaki bireysel acılar, düş kırıklıkları, aşklar... Bu dönem romanlarının tamamında aşk, kötümserlik ve kaçış üç ana konu olarak karşımıza çıkar. Öykülerde bir parçada da olsa olaylar İstanbul dışında geçmiş, halkın yaşamı konu alınmıştır. Tanzimat romanında görülen süs için yapılan gereksiz betimlemeler, olay akışının kesilerek okuyucuya bilgi verilmesi, okurun eser aracılığıyla eğitilmesi yazarın kişiliğini eserinde gizlememesi Servet-i Fünun dönemi yapıtlarında yoktur. Yazar, kişiliğini eserine yansıtmaz; kahramanlar kendi dilleri ve dünya görüşleriyle eserde var olurlar. Kahramanlar okumuş, seçkin, sanatsever, alafranga ve rahat kişilerdir. Sanatçılar Fransız realist ve natüralist yazarların eserlerini örnek almış ve bu akımlardan etkilenmişlerdir. Bunun sonucu olarak gerçek hayatta görülen ya da görülmesi mümkün olan olay ve kişiler anlatılmıştır. Servet-i Fünun düzyazısında Fransızca cümle yapısını andıran bir sözdizimi vardır. Bu yüzden eserlerde devrik ve eksiltili cümlelere fazlaca rastlanır. Servet-i Fünun yazarları, eserlerinde gözleme önem vermiş; insanları çevreleriyle bir bütün olarak ele alıp onların ruhsal durumlarının çözümlerini yapmışlardır. Romanlarda olayları, karakterlerin yaşantıları ve seçimleri belirler. Bu nedenle Türk edebiyatı psikolojik roman türü ile ilk kez Servet-i Fünun döneminde tanışır. (Mehmet Rauf, Eylül) Servet-i Fünun dönemi romanları, teknik üstünlüklerine karşın dil ve üslup yönünden hatalıdır, özellikle romanlarda ağır bir dil, sanatkârane bir üslup kullanılmıştır. Kimi sanatçılar, Cumhuriyet döneminde eserlerinin dilini yenilemek durumunda kalmışlardır. Öykülerde dil ve üslup, romana göre daha sadedir. 11. Serveti Fünun sanatçıları, siyasi koşullar nedeniyle oynanmasına izin verilmeyeceğini düşündükleri için tiyatro eseri yazmamışlardır. Sanatçılar ancak 1908'den sonra bazı tiyatro eserleri ortaya koymuşladır; fakat bu eserler, diğer türlerde ortaya konan eserer kadar dikkat çekici değildir. Hüseyin Suat, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Cenap Sahabettin tiyatroyla ilgilenen başlıca sanatçılardır. Hüseyin Suat, bu sanatçılar içinde tiyatroyla en çok ilgilenen sanatçıdır. Başarılı bir tiyatro dili olan sanatçının iki eseri önemlidir: "Şehbal Yahut istibdadın Son Perdesi", "Deva-yı Aşk" Halit Ziya, tiyatro türünde başarılı değildir. "Kâbus" adlı dramı ve Fransızcadan uyarladığı "Füruzan", "Fare" oyunları teknik olarak zayıftır. Mehmet Rauf, tiyatroyla ilgilenmiş ve birkaç oyun yazmıştır. "Pençe", "Cidal", "Diken" eserlerinden bazılarıdır. Cenap Sahabettin "Yalan" ve "Körebe" oyunlarıyla Servet-i Fünun'un tiyatro yazarları arasında yerini almıştır. 12. Servet-i Fünun döneminde eleştiri, daha çok başkalarına cevap verme ya da Servet-i Fünun'un görüşlerini savunma biçiminde gelişir. Servet-i Fünun'da edebiyat eleştirisiyle ilgilenen tek sanatçı, Ahmet Şuayp'tır.
SERVET-i FÜNUN EDEBİYATI SANATÇILARI
Tevfik Fikret Cenap Sahabettin Halit Ziya Uşaklıgil Mehmet Rauf Süleyman Nazif Hüseyin Cahit Yalçın Celal Sahir Erozan Ahmet Hikmet Müftüoğlu Hüseyin Suat Hüseyin Siret Faik Ali Ozansoy Ali Ekrem Bolayır Ahmet Şuayp
Tanzimat döneminde Ahmet Mithat'ın başlattığı "halk için sanat" anlayışını, Servet-i Fünun döneminde sürdüren vardır. Bunlar, İstanbul halkının yaşam özelliklerini ve düşüncelerini sade bir dille yansıtarak geniş bir okuyucu kitlesine seslenmişlerdir. Servet-i Fünun edebiyatı döneminde eser verdikleri halde bu topluluğa katılmayan ve bağımsız kalan sanatçılar şunlardır: Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim.
Servet-i Fünun döneminde Mehmet Emin Yurdakul ve Mehmet Akif Ersoy da ürün vermişlerdir. Ancak bu sanatçılar, sanatsal nitelikleri nedeniyle Milli Edebiyat dönemi içinde değerlendirilmektedir.
TEVFİK FİKRET (1867 - 1915) • Servet-i Fünun şiirinin en büyük şairi olan Tevfik Fikret, 1896'da Recaizade M. Ekrem'in önerisiyle Servet-i Fünun dergisinin müdürlüğüne getirilmiş; çevresine topladığı genç sanatçılarla Batı etkisinde bir edebiyat anlayışı geliştirmiştir. • İlk şiirlerinde divan edebiyatı etkisinde din, bahar, aşk ve şarap konularını işleyen şairin, Batılı sanat anlayışını benimsemesindeki en önemli etken lisede edebiyat öğretmeni olan Recaizade Mahmut Ekrem'dir. Ayrıca Abdülhak Hamit'in etkisi altında da kalan şair, asıl üslubunu Batı edebiyatını tanıyınca oluşturmuştur. • Tevfik Fikret'in sanat yaşamı iki ayrı dönem içerisinde incelenebilir. Birinci dönem Servet-i Fünun hareketinin içinde bulunduğu dönemdir. Bu dönemde "Sanat, sanat içindir." anlayışıyla ürünler vermiştir. İkinci dönemde ise Servet-i Fünun dergisi kapatıldıktan sonra toplumsal konulara değinmiş, "Sanat, toplum içindir." anlayışıyla ürünler vermiştir. • Derginin kapatılışından sonraki şiirleri baskı, sansür, sürgün döneminin karamsar havasını yansıtır. Bu yalnızlık, bunalım ve inziva döneminde "Sis, Tarih-i Kadim, Ferda, Bir Lahza-i Taahhur" şiirlerini yazar. "Sis" şiirinde II. Abdülhamit dönemi İstanbul'unu anlatmış, İstanbul'a olan nefretini açıklamıştır. "Ferda" şiirinde gençlere seslenmiş ve geleceğin umudunun gençlerde olduğunu vurgulamıştır. "Tarih-i Kadim"de inançlarını yitirmiş olduğunu ortaya koymuştur. "Bir Lahza-i Taahhur" şiirinde II. Abdülhamit'e olan nefretini açıklamıştır. • Sanatçı 1908'den sonraki şiirlerinde toplumsal konulara yönelmiştir. Uygarlık, ilerleme, yurt ve millet sevgisi, özgürlük konularını işlemiştir. Çocuklar için yazdığı şiirlerini topladığı "Şermin" adlı şiir kitabında hece ölçüsünü kullanmıştır.
Tevfik Fikret (Şermin adlı şiir kitabı) ve Yahya Kemal Beyatlı (Ok şiiri) tüm şiirlerini aruzla yazıp sadece bir eserini veya bir şiirini hece ölçüsüyle yazmaları bakımından benzerlik gösterirler. "Doksan Beşe Doğru" ve "Han-ı Yağma" şiirlerinde İttihat ve Terakki yönetimini eleştirmiş, onların talan, soygun ve hırsızlıklarına isyanını dile getirmiştir. "Haluk'un Defteri" adlı eserindeki şiirlerinde oğlu Haluk'un kişiliğinde gençlere öğütler vermiş; onları yurda hizmete çağırmış, oğluna ve Osmanlı gençliğine çalışkanlık, yurt sevgisi, hak ve hukuktan yana olma gibi erdemleri öğütlemiştir. "Rübabın Cevabı" adlı eserindeki şiirlerde halkın acılarını, zorbalıkları, baskı ve haksızlıkları anlatmıştır. Bu kitapta yer alan "Tarih-i Kadim'e Zeyl" başlıklı şiirinde, kendisini eleştiren Mehmet Akif Er-soy'a yanıt vererek din ve doğa konusundaki görüşlerini açıklamıştır. Sağlıklı görünüşüne rağmen ömrü boyunca birçok hastalık, psikolojik bunalım geçiren sanatçının bu durumu, sanatında etkili olmuştur. Şiirlerinde aruzu üstün bir başarıyla kullanmış, aruzu konuşma diline uygulamıştır. Aruzu, Türkçeye uydurmada edebiyatımızın öne gelen birkaç isminden biridir.
Aruzu Türkçeye uygulamada ustalık gösteren sanatçılar; Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Yahya Kemal Beyatlı'dır. Tevfik Fikret, nazmı (şiir) nesre (düzyazı) yaklaştırmış, şiiri serbest duruma getirmiş, kafiyeyi önemsememiştir. Şiirin konu alanını genişletmiş ve anlamı bir dize yerine birden çok dizeye yaymış, böylece şiir cümlesinin tek dizede bitme geleneğine dizelerin de son vererek serbest müstezatı Türk şiirine yerleştirmiştir. Parça güzelliğini değil, bütün güzelliğini esas almıştır.
Edebiyatımızda Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Er-soy, nazmı nesre yaklaştırmaları bakımından benzerlik gösterir. Yahya Kemal Beyatlı da nazmı nesirden uzaklaştırarak bu konuda bu iki isimden ayrılır. Eski edebiyatın nazım biçimlerini bırakarak Batı Fransız parnasizminden etkilenmiştir. Gözleme ve doğa betimlemelerine önem vermiştir. Kendini "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" bir insan olarak tanımlayan Tevfik Fikret, ressam ve şair kişiliği ile edebiyatımızın, uygarlık tarihimizin örnek karakterlerinden biri olmuştur. Eserleri: Şiir: Rübab-ı Şikeste, Tarih-i Kadim, Haluk'un Defteri, Rübabın Cevabı, Şermin
CENAP ŞAHABETTİN (1870 -1934) Servet-i Fünun Edebiyatı'nın Tevfik Fikret'ten sonra gelen en önemli şairidir. Asıl mesleği doktorluktur. Şiir alanında önce Muallim Naci'den etkilenerek gazeller, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Ha-mit'ten etkilenerek manzumeler yazmıştır. Tıp öğrenimi için gittiği Fransa'da Batı edebiyatını yakından tanıyarak, parnasyenlerin ve özellikle sembolistlerin etkisine kapılmıştır. Yurda dönünce parnasizmi edebiyatımızda ilk kez o tanıtmış ve yine edebiyatımızda sembolizmin öncüsü olmuştur. Ahenk ve musiki yaratacak sözcüklerle şiir yazdığı için sembolist; biçim güzelliğine önem verdiği ve "tablo gibi şiir" yazdığı için de parnasyen bir şairdir. Cenap Sahabettin, Fransa'da tanıdığı sembolizmi kavramakta yetersiz kalmıştır. Şiirlerinde bolca istiare kullanmış ve ses uyumuna dikkat etmiştir. Şiirleri, derin duygulardan çok, o zamana kadar kullanılmamış bileşik sözcükleri, yeni isim ve sıfat tamlamaları parlak mecazları, anlatım hünerleri, yeni nazım biçimleriyle göz kamaştıran, gösterişli, süslü, özentili ve zengin sembollerin kullanıldığı şiirlerdir. Düşünce ve duygularını yeni sözcüklerle anlatmak için Arapça ve Farsçadan o zamana kadar kullanılmamış birtakım sözcükler bulup almış, yabancı sözcüklerle birtakrm yeni isim ve sıfat tamlamaları ve bileşik sıfatlar kumuştur. Soneleri ve aruzla kaleme aldığı serbest müstezatları, dilbilgisi kurallarını hiçe sayan sıfatlar ve tamlamalarla doludur: Sa-at-i semen fâm (yasemin renkli saatleri), lerze-i ru-şen (parlak titreyiş), berf-i zerrin (altın kar).... Şiirlerinin hepsini aruz ölçüsüyle yazmış ve aynı şiirde birden fazla aruz kalıbı kullanmıştır. Hece ölçüsünün bir ölçü olmadığını savunmuş ve hece ölçüsünü hiç kullanmamıştır. Cenap Sahabettin, şiirlerini yazarken musikiye, müzikaliteye ve ahenge, sembolizm akımın gereği olarak çok fazla önem vermiştir. Özellikle "Elhan-ı Şita" şiirinde karın yağışındaki müzikselliği vermek istemiş; kışın sessizlik ve mutluluğunu dile getirmiştir. Parnasizm ve sembolizm etkisinde kalarak "sanat için sanat" görüşünü benimsemiştir. Cenap Sahabettin "Edebiyattan maksat ancak edebiyattır" ve "Edebiyat için güzellikten başka gaye tanımam. İtikadı mca, güzel bir eser vücuda getirerek karilerde (okuyucularda) tatlı bir hülya uyandıran şair muvaffak olmuştur." diyerek bu görüşünü ortaya koymuştur. Cenap Sahabettin, Tevfik Fikret'in aksine, şiirde hiçbir toplum sorununa dokunmayarak sadece aşk ve doğa şiirleri yazmakla yetinmiştir. Ağır bir dil ve süslü anlatım en belirgin özellikleridir. Dil konusunda hem kendinden öncekilere hem de kendinden sonra yetişenlere karşı bir anlayışı savunmuştur. Sanat hayatının ilk devrinde, sade dille yazma davasını tutanlara karşı yabancı sözcüklerden ve bu sözcüklerle yapılan yeni isirrf ve sıfat tamlamalarından yana olmuştur. 1908'den sonra da, "Yeni Lisan" sade dil hareketini ortaya çıkaranlarla uzun ve sert tartışmalara girişmiş ve dilden yabancı sözcüklerle yabancı dil kuralları atılırsa Türkçe'nin fakirleşeceğini iddia etmiştir. Şiirlerinde aşk ve doğa en çok işlediği konulardır. Cenap Sahabettin edebiyatımızda şiirleriyle olduğu kadar nesirleriyle de önemlidir. Nesirlerinde de, şiirlerinde olduğu gibi, sözlü anlatıma, zekâ gösterişine, nükteye, sözcük oyununa ve her türlü yazı hünerine düşkünlük göstermiştir. Birçok dergi ve gazetede günlük sanat ve siyaset sorunları üzerine makaleler yazmıştır. Ayrıca sohbet, gezi yazıları, gezi mektupları da kaleme almıştır. Özdeyişlerinden oluşan ve "Tiryaki Sözleri" adını verdiği bir de kitabı vardır. Tiyatroyla da ilgilenmiş, pek de başarılı olmayan iki de piyes yazmıştır: "Körebe", "Yalan"
Eserleri: Şiir: Tamat Makale: Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh Özdeyiş: Tiryaki Sözler Gezi yazısı: Hac Yolunda, Suriye Mektupları, Avrupa Mektupları Oyun: Yalan, Körebe İnceleme: Vilyem Şekspiyer HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866 -1945) • Servet-i Fünun'un roman ve hikâyede en ünlü edebiyatçısıdır. Yalnız Servet-i Fünun Edebiyatı'nın değil Türk edebiyatının en önemli romancılarındandır. Modern Türk romanının kurucusu olan Halit Ziya Uşaklıgil'in, roman ve hikâye tekniği çok sağlamdır. Onun sayesinde Türk romanı, Tanzimat dönemindeki teknik zayıflıklarından kurtulmuştur. Edebiyatımızda Batılı anlamda, teknik yönü güçlü ilk romanları (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu) Halit Ziya yazmıştır.
Mai ve Siyah Batılı anlamda Türk romanının başlangıcı sayılır. Romanın kahramanı olan Ahmet Cemil, Servet-i Fünun döneminin sanatçı tipini temsil eder. Çok iyi yetişmiş, edebi hevesleri ve mavi hülyaları olan bir gençtir. Roman, Edebiyat-i Cedide'nin şair idealini, o zamanki basın ve sanat dünyamızı yansıtmaya çalışır. Ahmet Cemil Mekteb-i Mülkiye'nin son sınıfına geçeceği yıl babasını kaybeder. Şiire düşkündür. Fransızcayı iyi bilir. Annesiyle kız kardeşini geçindirmek için çalışmak zorunda kalır. Tepebaşı Bahçesi'nde edebiyatçı arkadaşlarıyla otururken, uzaktan mavi elmas yağmurunu andıran yıldızlara karşı, geleceğin büyük bir şairi olacağını, zengin bir ailenin çocuğu olan okul arkadaşı Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'yla evleneceğini düşünür. Ancak hiçbir hayali gerçekleşmez. Ömrünü verdiği şiirlerini yakar, İstanbul’dan kaçacaktır artık, içişleri Bakanlığına başvurur, bir uzak ilçeye kaymakam olarak atanır. Biricik annesini yanına alarak vapura biner. Gece karanlığında son defa İstanbul'u mavi hayaller kurduğu Tepebaşı Bahçesi'ni seyretmek ister. Ancak dünya artık simsiyahtır. • Daha çok realizm ve natüralizmden etkilense de aşk, sevgi konularını anlattığından eserlerinde romantizmin etkisi görülür. Mensur şiir örneklerini vererek bu türün yayılıp tanınmasını sağlamıştır.
Eserleri: Roman: Eylül, Ferdi-i Garam, Karanfil ve Yasemin, Genç Kız Kalbi, Son Yıldız, Böğürtlen, Halas Hikaye: Âşıkhane, Son Emel, Hanımlar Arasında, Bir Aşkın Tarihi, Kadın İsterse Mensur Şiir: Siyah İnciler Oyun: Pençe, Cidal, Sansar, Ferdi ve Şürekâsı
SÜLEYMAN NAZİF (1870 -1927) • Çeşitli valiliklerde bulunduktan sonra devlet görevinden ayrılarak yazarlığı seçti. istanbul'un işgali üzerine Hadisat gazetesinde "Kara Bir Gün" başlıklı yazıyı yazmış, bu yüzden işgal güçlerince-Malta'ya sürülmüştür. Şiirlerinde vatan ve millet sevgisini kahramanca kaleme almıştır. Osmanlı İmparatorluğunun en zor yıllarında, cesur tavrı ve ateşli konuşmalarıyla halkın sözcüsü olmuştur. Süleyman Nazif, gerek bu sanatçı duruşuyla gerek sürgüne gönderilmesiyle Namık Kemal'e benzer. Servet-i Fünun sanatçısı olmakla beraber, Namık Kemal geleneğini devam ettirmiştir. Şiirlerinde Namık Kemal etkisi ve coşkusu sezilmektedir. Osmanlıcılık anlayışına bağlıdır. Süleyman Nazif'in, Osmanlı düzyazı anlayışıyla yazdığı tarih, eleştiri, anı türünde yazıları bulunmaktadır. Sanatçının nesri, şiirlerindeın daha başarılıdır. Yapıtlarında süslü bir dil kullanarak Osmanlıcanın ve aruz kalıplarının şiir sanatını zenginleştirdiğini savunan Süleyman Nazif, yergi, nükte ve fıkralarıyla da ünlüdür.
Eserleri: Şiir: Gizli Figanlar, Firak-ı Irak, Batarya ile Ateş, Malta Geceleri Makale: Çal Çoban Çal
HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1874 -1957) • Servet-i Fünun edebiyatının öykü, roman ve eleştiri yazarlarından olan Hüseyin Cahit Yalçın, daha çok gazeteciliğiyle tanınmıştır. Hikâye ve romanlarında gözleme yer veren, tasvir ve tahlillerde derinleşmeyen gerçekçi bir yazardır. Dili sade, anlatımı özenti ve süsten uzaktır. Eski edebiyata karşı Batı edebiyatını savunur. Fransızcadan çevirip Servet-i Fünun dergisinde yayımladığı "Edebiyat ve Hukuk" başlıklı makale yüzünden söz konusu dergi kapatılmış, Servet-i Fünun topluluğu dağıtılmıştır. Eserleri: Roman: Nadide, Hayal İçinde Hikâye: Hayat-ı Muhayyel, Niçin Aldatırmış, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri Anı: Edebi Hatıralar, Malta Adasında, Meşrutiyet Hatıraları Eleştiri: Kavgalarım
SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNDE BAĞIMSIZ SANATÇILAR
HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1861 -1944) • Servet-i Fünun romanının gözde olduğu devirde Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat'ın popüler roman çığırını büyük bir kudretle devam ettiren en önemli sanatçıdır. "Halk (toplum) için sanat" anlayışıyla yazdığı romanlarıyla tanınmıştır. • Kısa süre memurluk yapmış; ancak hayatını sadece yazarak, kalemiyle kazanmıştır. • Ahmet Mithat'ın romanlarında gereksiz bilgiler vermesi, olayların akışını kesmesi, okuyucuya öğütler vermesi özellik olarak Hüseyin Rahmi'de de vardır. Bu benzerlik, romanlarının teknik yönden kusurlu olmasına neden olmuştur. • Hüseyin Rahmi, realizm akımından etkilenmiştir. Ancak natüralizmin edebiyatımızdaki ilk büyük temsilcisi olarak anılması natüralizmden daha çok etkilendiğini ortaya koymuştur. Romanlarındaki kahramanları karakterlerinin ve sosyal çevrelerinin birer ortak ürünü olarak ele alan,,onların psikolojik kişiliklerini soyaçekime ve sosyolojik kişiliklerini de içinde yetiştikleri çevreye göre değerlendiren romancı, bu yöntemi ile olduğu kadar, realiteyi hem iyi hem de kötü yönleriyle olduğu gibi vermek konusundaki titizliği ile de tam bir "natüralist'tir. Onu natüralistlerden ayıran nokta, eserlerinde sosyal eleştiriye olabildiğince çok yer vermesidir. Hâlbuki natüralizmin sosyal eleştiriye yönelik hiçbir kaygısı yoktur. • Hüseyin Rahmi'deki sosyal eleştiri, daha çok mizah yoluyla yapılır. Bunun için de genellikle anormal durumda olan karakterler ele alınır. Karakterlerdeki anormallikler huy (aptallık, cinsi sapıklık, şöhret düşkünlüğü), ahlak (menfaat düşkünlüğü, haksız kazanç peşinde koşma), kültür (dini tutuculuk, batıl inançlara bağlılık, Batı taklitçiliği) yönleriyle gülünçtür. Genellikle halk çevrelerinden seçtiği kişileri Karagöz, ortaoyunu, meddah hikâyelerinden de yararlanarak büyük bir ustalıkla konuşturur. Bu yaklaşım doğal olarak romana çeşitli karakterlerin dünyayı ve yaşamı görüş açısını, dini inançlarını, yaşayış ve giyiniş şekillerini, adetlerini, görgülerini de getirir ve böylece roman bir "töre" romanı olarak ortaya çıkar. • Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve insanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğrendi. Batılı yazarların yanı sıra Türk halk edebiyatından da yararlandı. Romanı ahlakın aynası olarak gördü. • Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın - erkek ilişkilerini, din sorunlarını konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işlerini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu. • Büyük ve sabırlı bir gözlemci olan Hüseyin Rahmi'nin, olayları hep İstanbul’da geçen romanları, gerçek değerlerini, daha çok yazıldıkları devrin sosyal yapısını bütün canlılığı, bütün incelikleri ve tam bir objektif doğruluğu ile verebilmiş olmalarına borçludur. Romanlarında eski İstanbul'un mahalle yaşamını, her kesimden insanların düşüncelerini, inançlarını, düşünme biçimlerini kendi konuşma özellikleriyle yansıtır. Boş inançları, asılsız söylentileri eleştirir. Böylece, edebiyat aracılığıyla halkı eğitmek istemiştir. • İstanbul'un iç mahallelerinden hayat tarzını hikâye ve romanlarında karikatürize eder. Bu yönüyle sokağı edebiyata getiren, sokağın anahtarını elinde tutan sanatçı olarak anılır. • Emile Zola'nın deneysel roman yöntemini benimsedi ve uyguladı. • Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullanmıştır. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağlar. En özgün yanlarından biri yerine göre yalın ve açık, gülümseyen ve yeren, ciddi ve derin dil ve anlatımıdır. Eserleri: Roman:Şık, Mürebbiye, Metres, Tesadüf, Nimetşinas, Şıpsevdi, Gulyabani, Cadı, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Hakka Sığındık, Ben Deli Miyim?, Kokotlar Mektebi, Utanmaz Adam, Cehennemlik, Billur Kalp Öykû:Kadınlar Vaizi, Namuslu Açlık Meselesi, Katil Buse, İki Hödüğün Seyehati Oyun:Hazan Bülbülü, Kadın Erkekleşince
Mürebbiye Dehri Efendi, Tanzimat sonrasında varlıklı ailelerin, çocukları için eve eğitimci kadın alma modasına uyarak evine Matmazel Anjel'i alır. Çok güzel ve zeki bir kadın olan Anjel, kısa sürede evdeki üç erkeği baştan çıkarır; çıkarına ve kişiliğine uygun olarak büyük bir ustalıkla üçünü de idare eder. Sonuçta kıskançlık yüzünden her şey ortaya çıkar. Hüseyin Rahmi Gürpınar bu romanın da natüralist romancılığın özelliklerini ustaca uygular. Yabancı mürebbiyelerin eğitim ve öğretimine bırakılan çocuklarımızın düşebileceği kötü durumları anlatması bakımından ilgi çekici gözlemler içermektedir. Dehri Efendi, yaşlı bir zengindir. Yalısında oğlu Şem'i, kızı Melahat, damadı Sadri'yle birlikte oturmakta, bir cariyeden olma Nezahat ile Vahip'e Anjel adında bir mürebbi-yeden ders aldırmaktadır. Matmazel Anjel, Parislidir; bir tüccarın metresliğinde istanbul'a gelip yerleşmiş, aşüfte bir kadındır. Kısa bir zaman diliminde yalıdaki erkekleri etkisi altına almasını bilir. Önce, Şem'i, sonra Sadri'yi, daha sonra da Dehri Efendi'nin kardeşini tuzağa düşürür. Yalının kâhyası olan Eda Kadın, durumdan kuşkulanır. Son zamanlarda sofa ışıklarının erken söndürülmesi onu kuşkulandırır. Bir gece el ayak çekildiğinde, Kambur Amca'yı Anjel'in odasında görünce kuşkusu daha da artar. Şem'i ise Anjel'e sırılsıklam tutkuludur. Kıskançlık yüzünden amcası ile eniştesini bahçede dövmeye kalkışır. Aşçı Tosun da mürebbiyenin odasında dayaktan nasibini alanlar arasındadır. Sıcak havalarda ise sevdalılarını korulukta kabul eder. Şem'i bunları öğrenince çılgına döner. Bir gece hançeri beline soktuktan sonra tüm gücüyle Anjel'in odasına yüklenir. Çünkü Sadri'nin Anjel'in odasında olduğuna inanmaktadır. Kapı ardına dek açılır, her yanı araştırır. Dolabı açar açmaz aksakallı Dehri Efendi'yi karşısında görünce hayrete düşer.
Şıpsevdi Toplumsal adalet, kadın-erkek ilişkisi ve din temalarının yer aldığı bu roman, yazarın en önemli yapıtlarındandır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu romanında Doğu ile Batı'ya körü körüne bağlananları eleştirir. Romanın asıl adı "Alafranga'dır. istibdad dönemindeki sansür anlayışı nedeniyle adı değişmiştir. Paris'te öğrenim gören Meftun Bey, alafrangalık budalası, züppe bir tiptir, İstanbul’a dönünce Erenköy'deki babadan kalma köşke yerleşir. Fransa'daki yaşamını sürdürmeye, köşk halkına alafrangalık dersleri vermeye kalkışır. Daha da zengin olmak için köşk komşusu Kaşıkçılar Kethüdası Kasım Efendi'nin kızı Edibe Hanım'la evlenmeyi kafasına koyar. Kasım Efendi ise son derece pinti, mutaassıp, alaturka bir kişidir. Kasım Efendi'nin oğlu Mahir de Mef-tun'un kız kardeşi Lebibe ile birliktedir. Evlenirler. Meftun da kendisine piyangodan büyük ikramiye çıktığı haberini yayarak Edibe Hanım'la evlenmenin yolunu bulmuştur. Pinti ihtiyar, baba, kızıyla oğlunun geçimini Meftun'a yüklemekle kalmaz, hem oğlunu evlatlıktan reddeder hem de kızını zorla Meftundan ayırır. Meftun sonunda Paris'e kaçar. Mahir, yaşamına kendi eliyle son verir. Edibe, yabancı erkeklerle düşüp kalkmaya başlar. Bunları öğrenen Kasım Efendi'ye felç gelir. Lebibe ise Mahirden olan çocuğuyla ortada kalır.
Şık Yazarın ilk romanıdır. Alafrangalığa özenen ve aptal denecek ölçüde saf olan Şöhret Bey'in serüvenleri ve d'ıştüğü kötü ve gülünç durumlar anlatılır. Bu romanda • hmet Mithat Efendi'nin Felatun Beyle Rakım Efendi ve Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası adlı romanındaki aynı konu (aşırı Batı hayranlığı) ele alınır.
Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç Halkımızın toplumsal, töresel yaşantılarını, aile içi geçimsizliklerini, batıl inançlarını gülünç, acıklı yönlerini ustaca yansıtan Hüseyin Rahmi, eserlerini konuşma diliyle, süssüz ve sade bir üslupla yazmıştır. 1910 yılında Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağı söylentileri halk arasında yayılmış; korku ve dedikodu meydana getirmiştir. Hüseyin Rahmi bu olaydan yararlanarak "Kuyruklu Yıldız Altında Bir izdivaç" romanını yazmıştır.
AHMET RASİM (1864 -1932) • Ramazanlarıyla, bayramlarıyla, sokak satıcılarıyla eski İstanbul yaşamını anı ve fıkralarında işleyen Ahmet Rasim, halkın kolayca okuyup zevk alacağı ürünler vermiştir. Şiir, öykü, okul kitapları, tarih ve bilim konularında eserler yazmıştır. Ona edebiyatımızdaki asıl değerini kazandıransa fıkra, makale ve anılarıdır. Edebiyat aracılığıyla halkı eğitmeyi amaçlayan bir yazar olarak Ahmet Mithat geleneğini sürdürür. Döneminin dil ve anlatımından oldukça farklı özellikler gösterir. Kısa, canlı cümlelere, yaygın ve güncel deyimlere dayanan arı bir İstanbul Türkçesi ile yazmıştır. Şiir ve öykülerinde, amatörlükten ileri gidememiş; ancak anı ve fıkralarında İstanbul’un özelliklerini bir film gibi yansıtmıştır. Gözlemci bir yazardır, gördüklerini bir ressam ustalığıyla kısa cümlelerle, açık, yalın, gülmeceye dayalı bir anlatımla ve en ilginç yanlarıyla gözler önüne serer. 20. yüzyıl başı İstanbul insanının yaşayış, düşünüş töre ve Seneklerinden özellikle de basın hayatından kesitler verir. Döneminin tüm edebiyat ve siyasi tartışmalarından uzak kalmış, benimsediği gerçekçi-gözlemci çizgide yazılarını sürdürmüştür. • Öğrenciyken Zekai Dede'den müzik dersleri almış; çoğunun güftesi kendisine ait altmış kadar şarkı da bestelemiştir. Bu şarkılardan bazıları günümüze ulaşmıştır.
Eserleri: Anı: Gecelerim, Falaka Fıkra: Şehir Mektupları Eşkâl-i Zaman, Söyleşi: Muharrir Bu Ya, Ramazan Sohbetleri Monografi: ilk Büyük Muharrirlerden Şinasi
FECR-İ ATİ TOPLULUĞU (1909-1911) 1901'de Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasıyla, Ede-biyat-ı Cedide topluluğu dağılmış; edebiyat dünyasında II. Meşrutiyet'in ilanına (1908) kadar sürecek bir boşluk doğmuştur. II. Meşrutiyet'in ilanıyla meydana gelen özgürlük ortamı, Fecr-i Ati (Geleceğin ışığı) topluluğunun ortaya çıkışını kolaylaştırmıştır. Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasıyla dağılan kimi sanatçılarla "Ahmet Ha-şim, Emin Bülent, Ali Canip, Yakup Kadri, Refik Halit, Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Celal Sahir" gibi bir kısım genç sanatçılar bir araya gelerek bir edebi grup oluşturmuşlardır.
FECR-İ ATİ TOPLULUĞU DÖNEM ÖZELLİKLERİ 1. Fecr-i Ati sanatçıları, Servet-i Fünun sanatçılarını Batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçlamışlar ve Servet-i Fünun sanatçılarına karşı çıkmışlardır. 2. Faik Ali Ozansoy'un önerisiyle "Fecr-i Ati" adını benimseyen topluluk, 1909'da ilk toplantılarını yaparak bir bildiri yayınlamışlardır. Fecr-i Aticiler, "Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi" adıyla edebiyatımızda edebi bildiri yayınlayan ilk grup olarak tarihe geçmiştir. 3. Topluluğun sanat anlayışı, yayımladıkları bildiride Sanatçılar, yayımladıkları bildiride amaçlarını özetle şöyle açıklamışlardır: Dilin, yazının ve toplumsal bilimlerin ilerlemesine hizmet etmek m Yetenekli sanatçıları bir araya getirerek, birlik ve dayanışmanın sağlayacağı güçle, kamuoyunu aydınlatmak Topluluk üyelerinin eserlerini içeren bir kitaplık kurmak Ya üyelerine ya da yarışma açarak Fecr-i Ati dışındaki kişilere, Batı'nın önemli eserlerinin çevirilerini yaptırmak Herkese açık konuşmalar düzenleyerek halkın yazın ve sanat konularındaki bilgileri artırmak Batıdaki benzer kurum ve kuruluşlarla ilişki kurarak, ülkemizin edebi ürünlerini Batı'ya, Batı'nın ürünlerini de doğuya tanıtmaya çalışmak 4. Sanatçıların eserleri, dil ve üslûp bakımından Ede-biyat-ı Cedide akımının özelliklerini devam ettirmiş; Arap ve Fars dillerinden kelimelere, Arapça ve Farsça kurallarına göre yapılmış tamlamalara, bileşik sıfatlara geniş ölçüde yer veren bir dil kullanılmıştır. Zincirleme tamlamalarla birbirine bağlı uzun cümleler kurulmuştur. Fransız edebiyatını örnek alan şairlerinin dili süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır. 5. Şiirde sembolizmi ve empresyonizmi, öykü ve romanda Maupassant'ı, tiyatroda H. ibsen'i örnek almışlardır. 6. Şiirde aruz ölçüsünü esas almışlar; serbest müstezat, sone, terza-rima nazım biçimleriyle yazmışlardır. 7. Aşk ve doğa konuları üzerinde durmuşlar; duygulu, romantik bir aşktan söz etmişler, gerçeğe uygun düşmeyen, öznel doğa betimlemeleri yapmışlardır. 8. Fecr-i Ati sanatçıları tiyatro ile yakından ilgilenmişlerdir. Topluluk sanatçıları "Sanat, şahsi ve muhteremdir." ilkesini herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olabileceği biçiminde yorumlamış; böylece sanatçıların her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içine girmiştir. Fecr-i Ati sanatçıları bu yüzden şiire herhangi bir yenilik getirememiş, Servet-i Fünun'un devamı olmaktan öteye gidememiştir. Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığı için dağılmışlar, bireysel olarak değişik alanlarda eserler vermişlerdir. Milli edebiyat hareketinin doğuşu da Fecr-i Ati topluluğunun dağılmasına neden olmuştur. Sonuç olarak kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Fü-nunculardan daha sade bir dil kullanmışlar, sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Batıya yönelen edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır. |
Yorumlar