REKLAM

Üye Girişi



REKLAM

AddThis Social Bookmark Button
Servet-i Fünun PDF Yazdır e-Posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfEn iyi 
TÜRK EDEBİYATI - 11. SINIF TÜRK EDEBİYATI

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI (1896-1901)

 

Tanzimatla başlayan edebi alanda "yenileşme" çabala­rı, bütünsel bir hareket olarak ilk meyvesini Servet-i Fünun döneminde verir. Sanatçılar, yeni bir edebiyat orta­ya koydukları için Servet-i Fünun edebiyatı, "Edebiyatı Cedide (Yeni Edebiyat)" olarak da anılmaktadır.

 

Servet-i Fünun veya Edebiyat-ı Cedide devri, Türk ede­biyatında 1860'tan beri devam eden Doğu - Batı müca­delesinin kesin sonucunu belirleyen aşamadır. Batı, mücadeleyi kazanmıştır. Gerçekten yoğun ve dinamik çalışmalarla geçen bu kısa dönem sonunda Türk ede­biyatı, gerek anlayış, gerek içerik, gerekse teknik ba­kımdan tamamıyla Batılı bir nitelik kazanmıştır.

 

 

Servet-i Fünun sanatçıları, Tanzimat'ın ikinci kuşak sa­natçılarının hazırladığı edebi zevk ortamı içinde büyür­ler. "Abdülhak Hamit - Recaizade Mahmut Ekrem - Samipaşazade Sezai Mektebi" diye bilinen bu kuşak sa­natkârlarının edebiyatımızdaki önemi, sanatın işlevini faydacı bir anlayıştan daha estetik bir düzeye çekme çabalarıdır. Tanzimat'la birlikte başlayan edebiyatı Avru­pa ruhu ve tekniği içinde yenileştirme hareketi, 1896 - 1901 yılları arasında, Servet-i Fünun dergisi et­rafında, Recaizade Mahmut Ekrem önderliğinde topla­nan yeni nesille ikinci bir hamle yapmıştır. Böylelikle Re­caizade Mahmut Ekrem ve Muallim Naci arasındaki es­ki - yeni çatışması da yeni edebiyat taraftarlarının toplu­luk haline gelmesiyle sona ermiştir, işte bu topluluk, Servet-i Fünun edebiyatını başlatmıştır. (1896- 1901)

 

Servet-i Fünun (Fenlerin Zenginliği) dergisi, 1891'de Recaizade Mahmut Ekrem'in öğrencilerinden Ahmet ihsan Tokgöz'ün yayımlamaya başladığı bol resimli, çeviri yazıların yer aldığı bir bilim ve magazin dergisidir. Derginin başına 1896'da Recaizade Mahmut Ekrem'in isteğiyle Tevfik Fikret getirilince dergi, sanat ve edebi­yat dergisi kimliğine bürünür ve çevresinde birçok sa­natçı toplanır. Böylece Servet-i Fünun edebiyatı başla­mış olur.

 

Servet-i Fünun sanatçıları bu derginin etrafında topla­narak Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatının ikinci toplu hareketini oluşturdukları için derginin adı, topluluğun da adı olmuştur.

Dergi 1901'de, Hüseyin Cahit Yalçın'ın "Edebiyat ve Hukuk" adlı Fransızcadan çevirdiği, Fransız İhtilalini kolu alan bir makalesi gerekçe gösterilerek kapatılır. Topluluk da böylece dağılır.

 

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI ÖZELLİKLERİ

 

1.    Servet-i Fünun sanatçıları "Sanat, sanat içindir." il­kesini savunup bu ilke doğrultusunda eser vermiş­lerdir. (Tevfik Fikret, Servet-i Fünun dergisi kapatıl­dıktan sonra toplum için sanat anlayışıyla yapıtlar ortaya koymuştur.)

2.    Sanatçıların "Sanat, sanat içindir." ilkesini benimse­meleri sonucu, halka seslenmek düşünülmemiş, yüksek tabakaya yönelik bir edebiyat meydana ge­tirilmiştir. Sanatçılar, toplumdan kopuktur, azınlığa seslenen bir salon edebiyatı oluşturmuşlardır.

3.    Servet-i Fünun sanatçıları, Batı kültürüyle yetişmiş, birkaç yabancı dil bilen, Batı edebiyatlarını özellikle de Fransız edebiyatını, yakından izleyen kişilerdir. Batı uygarlığına, özellikle Fransa'ya hayrandırlar. Ülkenin Avrupalaşma yoluyla yükseleceğine inan­mışlar, orada sanat, bilim, ne buldularsa Türkiye'ye aktarmaya çalışmışlardır.

4.    Sanatçılar, edebiyat alanında çağdaş Fransız ede­biyatını örnek almış, hikâye ve romanda realizm ve natüralizm, şiirde parnasizm ve sembolizm akımla­rının etkisi altında kalmıştır.

5.    Sanatçıların hepsi, divan edebiyatına karşıdır, an­cak aruz ölçüsünden vazgeçmemişlerdir.

6.    Servet-i Fünun sanatçılarında Tanzimat sanatçıla­rından gibi siyasi ve aktif bir fonksiyon yoktur.

Aşırı alafrangalılık (Batı hayranlığı) vardır ve bu tu­tumları onların en çok eleştirilen özelliklerindendir. Memleket meseleleri ve Anadolu insanının yaşayı­şı, bazı küçük denemeler dışında bu edebiyatta yoktur. Yaşadıkları siyasi devir sanatçıları gerçek­ten kaçmaya zorlamış, onların günlük meselelerle ilgilenmelerini engellemiştir.

Aynı durum sanatçıların hüzne düşkünlük, bireysel­lik gibi duygularını beslemiştir. Hiçlik ve boşluk duy­gularının, yaşama olan inancı sarsan bir karamsar­lıkla Servet-i Fünun neslini etkileyen, besleyen en temel değer olduğu söylenebilir. Sanatçılar hasta­lık, melankoli, hayattan bezginlik ve kaygısızlık gibi karamsar kavramlar üzerinde yoğunlaşmışlardır. Solgun çiçeklerden, düşmüş sarı yapraklardan bahseden bu dönemin arka plan kurgusu, yazarla­rımızın özel hayatlarının edebi metinlerine yansı­malarında aranmalıdır. Verem, intihar, kimsesizlik ve inziva, aşkı ölümle sonuçlandırmak, sarı - siyah gibi daha çok hastalığı ve ölümü temsil renkler, ka­ranlık mevzular Servet-i Fünun'un ortak sanat çiz­gileridir.

7.  Gazetecilik, siyasal makale, toplumcu tiyatro Tanzimat'ın birinci dönemindeki önemini yitirmiştir.

Tiyatroda gerileme olmuştur. Servet-i Fünun sanat­çıları ancak 1908'den sonra tiyatroyla ilgilenme fırsatı bulmuşlardır. Edebiyat tarihi ve felsefe alanında hiçbir çalışma yoktur.

II. Abdülhamit'in baskı yönetimi altında yetişip ede­biyat yapmaya çalışan sanatçılar, bu sansür döne­minde gazetecilikten dergiciliğe geçiş yapmışlardır. Gazetecilik, yerini edebi anlamıyla dergilere bırak­mıştır. Servet-i Fünun dergisinin yanında; Malumat, Mutasavver, Mektep, Mütalâa, Hazine-i Fünun, Re­simli Gazete gibi dergilerde sanat - edebiyat tartışmaları yapılmış, eleştiri yazıları yazılmıştır.

8.  Servet-i Fünun sanatçılarının dil anlayışı Tanzimat sanatçılarınınkiyle çok farklıdır. Tanzimat döneminde başlayan ve benimsenen, dildeki yabancı unsur-
ları ayıklayarak sade Türkçeye geçiş hareketi bu devirde durmuş, Arapça ve Farsça kelimelere yeniden değer verilmeye başlanmıştır.

Konuşma dilinden büsbütün uzaklaşılmıştır. Yazı dilinde o zamana kadar kullanılanların yanında başka Arapça ve Farsça sözcükleri karıştırarak Türkçede kullanılmayan nahcir (av), şegaf (çılgınca sevgi), tirâje (gökkuşağı) gibi birtakım yeni sözcük­ler edebiyatımıza katılmıştır.

Batı edebiyatından alınan yeni kavramlar, Farsça-nın kurallarıyla kurulmuş saat-ı semen-fâm (yase­min renkli saatler), lerziş-i bârid (soğuk titreme) gi­bi birtakım yeni isim ve sıfat tamlamaları ve tehi-baht (boş talihli), şikeste-reng (kırık renkli) gibi yeni bileşik sıfatlar ile karşılanmıştır. Özellikle Cenap Sahabettin bu tarzda yazdığı şiirlerle ön plana çık­mıştır.

Aynen Fransızcada görülen el sıkmak, dest-i izdi­vacını talep etmek gibi birtakım yeni deyim ve söy­leyişler de Türkçeye aktarılmış, nesirde Fransızca-nın sözdizimi Türk diline uydurulmaya çalışılmıştır.

Servet-i Fünun dili ağır bir dildir. Sanatçılar, yazıla­rında süslü cümleler kullanarak, zarif, ahenkli, fakat işitilmemiş kelimeler sıralamak hevesindedirler.

Servet-i Fünun dili, bu özellikleriyle sade Türkçeye zararlı olmuş, fakat edebiyat sanatının gelişmesine ve daha zengin bir ifade aracı bulmasına hizmet et­miştir.

9.  Servet-i Fünun döneminde şiir, özellikleri bakımından oldukça değişen bir tür olmuştur.

Şiirde aruz ölçüsü kullanılmıştır. (Sadece Tevfik Fikret, çocuk şiirlerinden oluşan "Şermin" adlı ese­rini hece ölçüsüyle yazmıştır.)

Şairler, aruzun dizeler üzerindeki egemenliğini yı­karak, bir şiirde birden çok aruz kalıbına yer ver­mişlerdir. Cenap Sahabettin şiirleri bu açıdan ol­dukça önemlidir.

Türkçe başarıyla aruza uygun duruma getirilmiştir. Özellikle Tevfik Fikret, aruzu Türkçeye başarıyla uygulamıştır. Aruzun bütün kalıpları müstezat için denenmiş ve serbest müstezat doğmuştur. Bunu sağlayan ve en başarılı örneklerini veren yine Tev­fik Fikret'tir.

Servet-i Fünun döneminde Türk şiiri nazım şekilleri bakımından modernleşir. Şairler, Batı'dan aldıkları "sone" ve "terza-rima"; Divan edebiyatından alıp türlü değişikliklerle kullandıkları serbest müstezatı kullanmışlardır.

Burada şu noktaya dikkat edilmesi gerekir: Batı'dan alınan "sone" ve "terza-rima" nazım şekilleri, bizim edebiyatımıza Tanzimat döneminde çeviriler yoluy­la girmiştir. Servet-i Fünun döneminde ise sanatçı­lar, bizzat kendileri bu nazım şekillerini kullanarak şiir yazmışlardır.

Şairler, nazmı nesre yaklaştırmışlar, beyit bütünlü­ğü yerine konu bütünlüğünü esas almışlardır. Şair­ler, mısra bağımsızlığı anlayışına ve ifadenin bir beyitte bitmesi geleneğine karşı koyarak bir cümle­yi tek dizede ya da beyitte değil de birkaç dizede ya da beyitte tamamlamışlardır. Buna "anjanbman" denir. Şairler, şiirlerinde cümleleri istedikleri kısalık ve uzunlukta kullanmışlar, cümleyi dize ortalarında tamamlayarak, beş altı mısra kadar uzatmışlardır. Özellikle Tevfik Fikret, bu dönemde nazmı nesre yaklaştırmasıyla öne çıkar.

Kafiye göz için değil kulak içindir, ilkesi benimsen­miştir. Bunda Recaizade Mahmut Ekrem'in payı bü­yüktür. Recaizade Mahmut Ekrem, Muallim Na­ci'yle girdiği kafiye tartışmasını kazanmış ve sonra­dan Servet-i Fünun sanatçısı olacak olan gençleri etkilemiştir.

Servet-i Fünun şairleri, Tanzimat şairlerinin "Güzel olan her şey şiirin konusu olabilir." anlayışındaki "güzel olma" önkoşulunu atarak "Her şey şiirin ko­nusu olabilir." demişler ve şiirin konusunu genişlet­mişlerdir. Fakat şairler, şiirlerinde dönemin siyasal baskıları nedeniyle bireysel duygu ve hayallerin ya­nı sıra aşk, tabiat, aile hayatı ve gündelik yaşamın basit konularını işlemişlerdir. Hayal ve gerçek çatış­ması şiirde dikkat çekici boyutlardadır.

Parnasizmin ve sembolizmin etkisiyle bu dönemde şiire resim ve musiki girmiştir. Ses ve ahenk şiire egemen olmuştur. Şiire özgü bir kelime kadrosu oluşturulmuştur. Şiirde kuvvetli bir musiki dili görü­lür. Şiire dış musiki (yani ölçü ve şekil kusursuzlu­ğu) ve iç musiki (yani doyurucu, anlam yönü kuv­vetli şiir) egemendir. Tevfik Fikret dili ve tekniğiyle dış musikiyi, Cenap Sahabettin ise ince buluş, par­lak hayal ve mecazlarıyla iç musikiyi sağlarlar.

Şairler, şiirlerinde sanatkârane bir üslûp peşinde ol­muşlardır. Dil, oldukça ağır, sanatlı ve süslüdür. Ba­tı etkisinde şiire yeni sözler girer: "saat-ı semen fam" (yasemin renkli saat), "berf-i zerrin" (altın renkli kar)... (Cenap Sahabettin)

Edebiyatımızda "mensur şiir" örnekleri ilk kez bu dönemde verilmiştir (Halit Ziya Uşaklıgil).

Servet-i Fünun şiiri, II. Meşrutiyet'in ilanıyla (1908) sosyal meselelere yönelir. (Tevfik Fikret, Süleyman Nazif...)

10. Servet-i Fünun döneminde roman ve hikâye ba­tılı anlamda başarılı örneklerin verildiği türler­dir.

Batı ölçütlerinde uygun, çağdaş Türk romanı­nın ilk örnekleri, Servet-i Fünun döneminde Halit Zi­ya Uşaklıgil tarafından verilmiş (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu), Türk romanı teknik zaaf ve yanlışlıkların­dan bu dönemde kurtulmuştur.

Romanda tahlile ve detaya yer verilmiş, modern kı­sa hikâyenin ilk örnekleri bu dönemde şekillenmiştir.

Roman ve hikâyede olaylar ve kişiler tamamen İs­tanbul'a, seçkin tabakaya aittir. Olayların geçtiği mekân, İstanbul'dur. Çünkü siyasi koşullar gereği memlekette gezi özgürlüğü yoktur ve yazarlar memleketin İstanbul dışındaki yerlerini tanımamak­tadır. Roman konuları İstanbul'un sanat çevrelerin­den, zengin çevrelerinden seçilmiştir: saray ve ko­nak yaşamlarındaki bireysel acılar, düş kırıklıkları, aşklar... Bu dönem romanlarının tamamında aşk, kötümserlik ve kaçış üç ana konu olarak karşımıza çıkar.

Öykülerde bir parçada da olsa olaylar İstanbul dı­şında geçmiş, halkın yaşamı konu alınmıştır.

Tanzimat romanında görülen süs için yapılan ge­reksiz betimlemeler, olay akışının kesilerek okuyu­cuya bilgi verilmesi, okurun eser aracılığıyla eğitil­mesi yazarın kişiliğini eserinde gizlememesi Ser­vet-i Fünun dönemi yapıtlarında yoktur. Yazar, kişi­liğini eserine yansıtmaz; kahramanlar kendi dilleri ve dünya görüşleriyle eserde var olurlar. Kahra­manlar okumuş, seçkin, sanatsever, alafranga ve rahat kişilerdir.

Sanatçılar Fransız realist ve natüralist yazarların eserlerini örnek almış ve bu akımlardan etkilenmiş­lerdir. Bunun sonucu olarak gerçek hayatta görülen ya da görülmesi mümkün olan olay ve kişiler anla­tılmıştır.

Servet-i Fünun düzyazısında Fransızca cümle ya­pısını andıran bir sözdizimi vardır. Bu yüzden eser­lerde devrik ve eksiltili cümlelere fazlaca rastlanır.

Servet-i Fünun yazarları, eserlerinde gözleme önem vermiş; insanları çevreleriyle bir bütün olarak ele alıp onların ruhsal durumlarının çözümlerini yapmışlardır. Romanlarda olayları, karakterlerin ya­şantıları ve seçimleri belirler. Bu nedenle Türk ede­biyatı psikolojik roman türü ile ilk kez Servet-i Fü­nun döneminde tanışır. (Mehmet Rauf, Eylül)

Servet-i Fünun dönemi romanları, teknik üstünlük­lerine karşın dil ve üslup yönünden hatalıdır, özel­likle romanlarda ağır bir dil, sanatkârane bir üslup kullanılmıştır. Kimi sanatçılar, Cumhuriyet döne­minde eserlerinin dilini yenilemek durumunda kal­mışlardır. Öykülerde dil ve üslup, romana göre da­ha sadedir.

11. Serveti Fünun sanatçıları, siyasi koşullar nede­niyle oynanmasına izin verilmeyeceğini düşün­dükleri için tiyatro eseri yazmamışlardır. Sanat­çılar ancak 1908'den sonra bazı tiyatro eserleri or­taya koymuşladır; fakat bu eserler, diğer türlerde ortaya konan eserer kadar dikkat çekici değildir.

Hüseyin Suat, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Cenap Sa­habettin tiyatroyla ilgilenen başlıca sanatçılardır.

Hüseyin Suat, bu sanatçılar içinde tiyatroyla en çok ilgilenen sanatçıdır. Başarılı bir tiyatro dili olan sa­natçının iki eseri önemlidir: "Şehbal Yahut istibda­dın Son Perdesi", "Deva-yı Aşk"

Halit Ziya, tiyatro türünde başarılı değildir. "Kâbus" adlı dramı ve Fransızcadan uyarladığı "Füruzan", "Fare" oyunları teknik olarak zayıftır.

Mehmet Rauf, tiyatroyla ilgilenmiş ve birkaç oyun yazmıştır. "Pençe", "Cidal", "Diken" eserlerinden bazılarıdır.

Cenap Sahabettin "Yalan" ve "Körebe" oyunlarıyla Servet-i Fünun'un tiyatro yazarları arasında yerini almıştır.

12. Servet-i Fünun döneminde eleştiri, daha çok baş­kalarına cevap verme ya da Servet-i Fünun'un gö­rüşlerini savunma biçiminde gelişir.

Servet-i Fünun'da edebiyat eleştirisiyle ilgilenen tek sanatçı, Ahmet Şuayp'tır.

 

SERVET-i FÜNUN EDEBİYATI SANATÇILARI

 

Tevfik Fikret Cenap

Sahabettin

Halit Ziya Uşaklıgil

Mehmet Rauf

Süleyman Nazif

Hüseyin Cahit Yalçın

Celal Sahir Erozan

Ahmet Hikmet Müftüoğlu

Hüseyin Suat

Hüseyin Siret

Faik Ali Ozansoy

Ali Ekrem Bolayır

Ahmet Şuayp

 

 

 

Tanzimat döneminde Ahmet Mithat'ın başlattığı "halk için sanat" anlayışını, Servet-i Fünun döne­minde sürdüren vardır. Bunlar, İstanbul halkının yaşam özelliklerini ve düşüncelerini sade bir dille yansıtarak geniş bir okuyucu kitlesine seslenmiş­lerdir. Servet-i Fünun edebiyatı döneminde eser verdikleri halde bu topluluğa katılmayan ve bağım­sız kalan sanatçılar şunlardır: Hüseyin Rahmi Gür­pınar, Ahmet Rasim.

 

 

Servet-i Fünun döneminde Mehmet Emin Yurdakul ve Mehmet Akif Ersoy da ürün vermişlerdir. Ancak bu sa­natçılar, sanatsal nitelikleri nedeniyle Milli Edebiyat dö­nemi içinde değerlendirilmektedir.

 

TEVFİK FİKRET (1867 - 1915)

•      Servet-i Fünun şiirinin en büyük şairi olan Tevfik Fikret, 1896'da Recaizade M. Ekrem'in önerisiyle Servet-i Fünun dergisinin müdürlüğüne getirilmiş; çevresine topladığı genç sanatçılarla Batı etkisinde bir edebiyat anlayışı geliştirmiştir.

•      İlk şiirlerinde divan edebiyatı etkisinde din, bahar, aşk ve şarap konularını işleyen şairin, Batılı sanat anlayışını benimsemesindeki en önemli etken lise­de edebiyat öğretmeni olan Recaizade Mahmut Ek­rem'dir. Ayrıca Abdülhak Hamit'in etkisi altında da kalan şair, asıl üslubunu Batı edebiyatını tanıyınca oluşturmuştur.

•      Tevfik Fikret'in sanat yaşamı iki ayrı dönem içerisin­de incelenebilir.

Birinci dönem Servet-i Fünun hareketinin içinde bu­lunduğu dönemdir. Bu dönemde "Sanat, sanat için­dir." anlayışıyla ürünler vermiştir.

İkinci dönemde ise Servet-i Fünun dergisi kapatıl­dıktan sonra toplumsal konulara değinmiş, "Sanat, toplum içindir." anlayışıyla ürünler vermiştir.

•   Derginin kapatılışından sonraki şiirleri baskı, san­sür, sürgün döneminin karamsar havasını yansıtır. Bu yalnızlık, bunalım ve inziva döneminde "Sis, Tarih-i Kadim, Ferda, Bir Lahza-i Taahhur" şiirlerini yazar.

"Sis" şiirinde II. Abdülhamit dönemi İstanbul'unu anlatmış, İstanbul'a olan nefretini açıklamıştır.

"Ferda" şiirinde gençlere seslenmiş ve geleceğin umudunun gençlerde olduğunu vurgulamıştır.

"Tarih-i Kadim"de inançlarını yitirmiş olduğunu orta­ya koymuştur.

"Bir Lahza-i Taahhur" şiirinde II. Abdülhamit'e olan nefretini açıklamıştır.

•   Sanatçı 1908'den sonraki şiirlerinde toplumsal ko­nulara yönelmiştir. Uygarlık, ilerleme, yurt ve millet sevgisi, özgürlük konularını işlemiştir.

Çocuklar için yazdığı şiirlerini topladığı "Şermin" adlı şiir kitabında hece ölçüsünü kullanmıştır.

 

 

Tevfik Fikret (Şermin adlı şiir kitabı) ve Yahya Ke­mal Beyatlı (Ok şiiri) tüm şiirlerini aruzla yazıp sa­dece bir eserini veya bir şiirini hece ölçüsüyle yaz­maları bakımından benzerlik gösterirler.

"Doksan Beşe Doğru" ve "Han-ı Yağma" şiirlerinde İttihat ve Terakki yönetimini eleştirmiş, onların ta­lan, soygun ve hırsızlıklarına isyanını dile getirmiş­tir.

"Haluk'un Defteri" adlı eserindeki şiirlerinde oğlu Haluk'un kişiliğinde gençlere öğütler vermiş; onları yurda hizmete çağırmış, oğluna ve Osmanlı gençli­ğine çalışkanlık, yurt sevgisi, hak ve hukuktan yana olma gibi erdemleri öğütlemiştir.

"Rübabın Cevabı" adlı eserindeki şiirlerde halkın acılarını, zorbalıkları, baskı ve haksızlıkları anlat­mıştır. Bu kitapta yer alan "Tarih-i Kadim'e Zeyl" başlıklı şiirinde, kendisini eleştiren Mehmet Akif Er-soy'a yanıt vererek din ve doğa konusundaki gö­rüşlerini açıklamıştır.

Sağlıklı görünüşüne rağmen ömrü boyunca birçok hastalık, psikolojik bunalım geçiren sanatçının bu durumu, sanatında etkili olmuştur.

Şiirlerinde aruzu üstün bir başarıyla kullanmış, aru­zu konuşma diline uygulamıştır. Aruzu, Türkçeye uydurmada edebiyatımızın öne gelen birkaç ismin­den biridir.

 

 

Aruzu Türkçeye uygulamada ustalık gösteren sa­natçılar; Tevfik Fikret, Mehmet Akif ve Yahya Ke­mal Beyatlı'dır.

Tevfik Fikret, nazmı (şiir) nesre (düzyazı) yaklaştır­mış, şiiri serbest duruma getirmiş, kafiyeyi önemsememiştir. Şiirin konu alanını genişletmiş ve anlamı bir dize yerine birden çok dizeye yaymış, böylece şiir cümlesinin tek dizede bitme geleneğine dizele­rin de son vererek serbest müstezatı Türk şiirine yerleştirmiştir. Parça güzelliğini değil, bütün güzelli­ğini esas almıştır.

 

 

Edebiyatımızda Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Er-soy, nazmı nesre yaklaştırmaları bakımından ben­zerlik gösterir. Yahya Kemal Beyatlı da nazmı ne­sirden uzaklaştırarak bu konuda bu iki isimden ay­rılır.

Eski edebiyatın nazım biçimlerini bırakarak Batı
edebiyatı nazım biçimlerinden "sone" ve "terza-ri-ma"yı kullanmıştır. Öyle ki "sone" nazım biçimini
edebiyatımızda ilk defa o kullanmıştır.       Genellikle ağır bir dil kullanan, şiirlerinde Türkçe olmayan sözcük ve tamlamalara yer veren sanatçı; sanatının son döneminde sade dile yönelmiş ve şi­irlerini daha sade yazmıştır. Tevfik Fikret "manzum hikâye" türünde şiirler yaz­mıştır: Balıkçılar, Nesrin, Ramazan Sadakası, Has­ta Çocuk.

Fransız parnasizminden etkilenmiştir. Gözleme ve doğa betimlemelerine önem vermiştir. Kendini "Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" bir insan olarak tanımlayan Tevfik Fikret, ressam ve şair kişi­liği ile edebiyatımızın, uygarlık tarihimizin örnek ka­rakterlerinden biri olmuştur.

Eserleri:

Şiir: Rübab-ı Şikeste, Tarih-i Kadim, Haluk'un Def­teri, Rübabın Cevabı, Şermin

 

CENAP ŞAHABETTİN (1870 -1934)

Servet-i Fünun Edebiyatı'nın Tevfik Fikret'ten sonra gelen en önemli şairidir. Asıl mesleği doktorluktur. Şiir alanında önce Muallim Naci'den etkilenerek ga­zeller, Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Ha-mit'ten etkilenerek manzumeler yazmıştır. Tıp öğre­nimi için gittiği Fransa'da Batı edebiyatını yakından tanıyarak, parnasyenlerin ve özellikle sembolistle­rin etkisine kapılmıştır. Yurda dönünce parnasizmi edebiyatımızda ilk kez o tanıtmış ve yine edebiya­tımızda sembolizmin öncüsü olmuştur. Ahenk ve musiki yaratacak sözcüklerle şiir yazdığı için sem­bolist; biçim güzelliğine önem verdiği ve "tablo gibi şiir" yazdığı için de parnasyen bir şairdir.

Cenap Sahabettin, Fransa'da tanıdığı sembolizmi kavramakta yetersiz kalmıştır. Şiirlerinde bolca is­tiare kullanmış ve ses uyumuna dikkat etmiştir. Şi­irleri, derin duygulardan çok, o zamana kadar kulla­nılmamış bileşik sözcükleri, yeni isim ve sıfat tam­lamaları parlak mecazları, anlatım hünerleri, yeni nazım biçimleriyle göz kamaştıran, gösterişli, süslü, özentili ve zengin sembollerin kullanıldığı şi­irlerdir.

Düşünce ve duygularını yeni sözcüklerle anlatmak için Arapça ve Farsçadan o zamana kadar kullanıl­mamış birtakım sözcükler bulup almış, yabancı sözcüklerle birtakrm yeni isim ve sıfat tamlamaları ve bileşik sıfatlar kumuştur. Soneleri ve aruzla ka­leme aldığı serbest müstezatları, dilbilgisi kuralları­nı hiçe sayan sıfatlar ve tamlamalarla doludur: Sa-at-i semen fâm (yasemin renkli saatleri), lerze-i ru-şen (parlak titreyiş), berf-i zerrin (altın kar)....

Şiirlerinin hepsini aruz ölçüsüyle yazmış ve aynı şi­irde birden fazla aruz kalıbı kullanmıştır. Hece ölçü­sünün bir ölçü olmadığını savunmuş ve hece ölçü­sünü hiç kullanmamıştır.

Cenap Sahabettin, şiirlerini yazarken musikiye, müzikaliteye ve ahenge, sembolizm akımın gereği olarak çok fazla önem vermiştir. Özellikle "Elhan-ı Şita" şiirinde karın yağışındaki müzikselliği vermek istemiş; kışın sessizlik ve mutluluğunu dile getir­miştir.

Parnasizm ve sembolizm etkisinde kalarak "sanat için sanat" görüşünü benimsemiştir. Cenap Saha­bettin "Edebiyattan maksat ancak edebiyattır" ve "Edebiyat için güzellikten başka gaye tanımam. İti­kadı mca, güzel bir eser vücuda getirerek karilerde (okuyucularda) tatlı bir hülya uyandıran şair muvaf­fak olmuştur." diyerek bu görüşünü ortaya koymuş­tur. Cenap Sahabettin, Tevfik Fikret'in aksine, şiirde hiçbir toplum sorununa dokunmayarak sadece aşk ve doğa şiirleri yazmakla yetinmiştir.

Ağır bir dil ve süslü anlatım en belirgin özellikleridir. Dil konusunda hem kendinden öncekilere hem de kendinden sonra yetişenlere karşı bir anlayışı sa­vunmuştur. Sanat hayatının ilk devrinde, sade dille yazma davasını tutanlara karşı yabancı sözcükler­den ve bu sözcüklerle yapılan yeni isirrf ve sıfat tamlamalarından yana olmuştur. 1908'den sonra da, "Yeni Lisan" sade dil hareketini ortaya çıkaran­larla uzun ve sert tartışmalara girişmiş ve dilden ya­bancı sözcüklerle yabancı dil kuralları atılırsa Türk­çe'nin fakirleşeceğini iddia etmiştir.

Şiirlerinde aşk ve doğa en çok işlediği konulardır. Cenap Sahabettin edebiyatımızda şiirleriyle olduğu kadar nesirleriyle de önemlidir. Nesirlerinde de, şi­irlerinde olduğu gibi, sözlü anlatıma, zekâ gösterişi­ne, nükteye, sözcük oyununa ve her türlü yazı hü­nerine düşkünlük göstermiştir. Birçok dergi ve ga­zetede günlük sanat ve siyaset sorunları üzerine makaleler yazmıştır. Ayrıca sohbet, gezi yazıları, gezi mektupları da kaleme almıştır. Özdeyişlerin­den oluşan ve "Tiryaki Sözleri" adını verdiği bir de kitabı vardır. Tiyatroyla da ilgilenmiş, pek de başa­rılı olmayan iki de piyes yazmıştır: "Körebe", "Ya­lan"

 

Eserleri: Şiir: Tamat

Makale: Evrak-ı Eyyam, Nesr-i Harp, Nesr-i Sulh Özdeyiş: Tiryaki Sözler

Gezi yazısı: Hac Yolunda, Suriye Mektupları, Avru­pa Mektupları Oyun: Yalan, Körebe İnceleme: Vilyem Şekspiyer

HALİT ZİYA UŞAKLIGİL (1866 -1945)

• Servet-i Fünun'un roman ve hikâyede en ünlü edebiyatçısıdır. Yalnız Servet-i Fünun Edebiyatı'nın de­ğil Türk edebiyatının en önemli romancılarındandır. Modern Türk romanının kurucusu olan Halit Ziya Uşaklıgil'in, roman ve hikâye tekniği çok sağlamdır. Onun sayesinde Türk romanı, Tanzimat dönemin­deki teknik zayıflıklarından kurtulmuştur. Edebiyatı­mızda Batılı anlamda, teknik yönü güçlü ilk roman­ları (Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu) Halit Ziya yazmış­tır.

 

Mai ve Siyah

Batılı anlamda Türk romanının başlangıcı sayılır. Ro­manın kahramanı olan Ahmet Cemil, Servet-i Fünun döneminin sanatçı tipini temsil eder. Çok iyi yetişmiş, edebi hevesleri ve mavi hülyaları olan bir gençtir. Ro­man, Edebiyat-i Cedide'nin şair idealini, o zamanki ba­sın ve sanat dünyamızı yansıtmaya çalışır. Ahmet Ce­mil Mekteb-i Mülkiye'nin son sınıfına geçeceği yıl baba­sını kaybeder. Şiire düşkündür. Fransızcayı iyi bilir. An­nesiyle kız kardeşini geçindirmek için çalışmak zorun­da kalır. Tepebaşı Bahçesi'nde edebiyatçı arkadaşla­rıyla otururken, uzaktan mavi elmas yağmurunu andı­ran yıldızlara karşı, geleceğin büyük bir şairi olacağını, zengin bir ailenin çocuğu olan okul arkadaşı Hüseyin Nazmi'nin kız kardeşi Lamia'yla evleneceğini düşünür. Ancak hiçbir hayali gerçekleşmez. Ömrünü verdiği şiir­lerini yakar, İstanbul’dan kaçacaktır artık, içişleri Ba­kanlığına başvurur, bir uzak ilçeye kaymakam olarak atanır. Biricik annesini yanına alarak vapura biner. Ge­ce karanlığında son defa İstanbul'u mavi hayaller kur­duğu Tepebaşı Bahçesi'ni seyretmek ister. Ancak dün­ya artık simsiyahtır.

•    Daha çok realizm ve natüralizmden etkilense de aşk, sevgi konularını anlattığından eserlerinde ro­mantizmin etkisi görülür.

Mensur şiir örneklerini vererek bu türün yayılıp ta­nınmasını sağlamıştır.

 

Eserleri:

Roman: Eylül, Ferdi-i Garam, Karanfil ve Yasemin, Genç Kız Kalbi, Son Yıldız, Böğürtlen, Halas

Hikaye: Âşıkhane, Son Emel, Hanımlar Arasında,

Bir Aşkın Tarihi, Kadın İsterse

Mensur Şiir: Siyah İnciler

Oyun: Pençe, Cidal, Sansar, Ferdi ve Şürekâsı

 

SÜLEYMAN NAZİF (1870 -1927)

•    Çeşitli valiliklerde bulunduktan sonra devlet göre­vinden ayrılarak yazarlığı seçti.

istanbul'un işgali üzerine Hadisat gazetesinde "Ka­ra Bir Gün" başlıklı yazıyı yazmış, bu yüzden işgal güçlerince-Malta'ya sürülmüştür.

Şiirlerinde vatan ve millet sevgisini kahramanca ka­leme almıştır. Osmanlı İmparatorluğunun en zor yıl­larında, cesur tavrı ve ateşli konuşmalarıyla halkın sözcüsü olmuştur. Süleyman Nazif, gerek bu sa­natçı duruşuyla gerek sürgüne gönderilmesiyle Na­mık Kemal'e benzer. Servet-i Fünun sanatçısı ol­makla beraber, Namık Kemal geleneğini devam et­tirmiştir. Şiirlerinde Namık Kemal etkisi ve coşkusu sezilmektedir. Osmanlıcılık anlayışına bağlıdır.

Süleyman Nazif'in, Osmanlı düzyazı anlayışıyla yazdığı tarih, eleştiri, anı türünde yazıları bulun­maktadır. Sanatçının nesri, şiirlerindeın daha başa­rılıdır.

Yapıtlarında süslü bir dil kullanarak Osmanlıcanın ve aruz kalıplarının şiir sanatını zenginleştirdiğini savunan Süleyman Nazif, yergi, nükte ve fıkralarıy­la da ünlüdür.

 

 

Eserleri:

Şiir: Gizli Figanlar, Firak-ı Irak, Batarya ile Ateş, Malta Geceleri

Makale: Çal Çoban Çal

 

 

HÜSEYİN CAHİT YALÇIN (1874 -1957)

•    Servet-i Fünun edebiyatının öykü, roman ve eleşti­ri yazarlarından olan Hüseyin Cahit Yalçın, daha çok gazeteciliğiyle tanınmıştır.

Hikâye ve romanlarında gözleme yer veren, tasvir ve tahlillerde derinleşmeyen gerçekçi bir yazardır. Dili sade, anlatımı özenti ve süsten uzaktır.

Eski edebiyata karşı Batı edebiyatını savunur.

Fransızcadan çevirip Servet-i Fünun dergisinde ya­yımladığı "Edebiyat ve Hukuk" başlıklı makale yü­zünden söz konusu dergi kapatılmış, Servet-i Fü­nun topluluğu dağıtılmıştır.

Eserleri:

Roman: Nadide, Hayal İçinde

Hikâye: Hayat-ı Muhayyel, Niçin Aldatırmış, Hayat-ı Hakikiye Sahneleri

Anı: Edebi Hatıralar, Malta Adasında, Meşrutiyet Hatıraları

Eleştiri: Kavgalarım

 

SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNDE BAĞIMSIZ SANATÇILAR

 

 

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR (1861 -1944)

•       Servet-i Fünun romanının gözde olduğu devirde Hüseyin Rahmi, Ahmet Mithat'ın popüler roman çı­ğırını büyük bir kudretle devam ettiren en önemli sanatçıdır. "Halk (toplum) için sanat" anlayışıyla yazdığı romanlarıyla tanınmıştır.

•       Kısa süre memurluk yapmış; ancak hayatını sade­ce yazarak, kalemiyle kazanmıştır.

•       Ahmet Mithat'ın romanlarında gereksiz bilgiler ver­mesi, olayların akışını kesmesi, okuyucuya öğütler vermesi özellik olarak Hüseyin Rahmi'de de vardır. Bu benzerlik, romanlarının teknik yönden kusurlu olmasına neden olmuştur.

•       Hüseyin Rahmi, realizm akımından etkilenmiştir. Ancak natüralizmin edebiyatımızdaki ilk büyük tem­silcisi olarak anılması natüralizmden daha çok etki­lendiğini ortaya koymuştur.

Romanlarındaki kahramanları karakterlerinin ve sosyal çevrelerinin birer ortak ürünü olarak ele alan,,onların psikolojik kişiliklerini soyaçekime ve sosyolojik kişiliklerini de içinde yetiştikleri çevreye göre değerlendiren romancı, bu yöntemi ile olduğu kadar, realiteyi hem iyi hem de kötü yönleriyle oldu­ğu gibi vermek konusundaki titizliği ile de tam bir "natüralist'tir. Onu natüralistlerden ayıran nokta, eserlerinde sosyal eleştiriye olabildiğince çok yer vermesidir. Hâlbuki natüralizmin sosyal eleştiriye yönelik hiçbir kaygısı yoktur.

•   Hüseyin Rahmi'deki sosyal eleştiri, daha çok mizah yoluyla yapılır. Bunun için de genellikle anormal du­rumda olan karakterler ele alınır. Karakterlerdeki anormallikler huy (aptallık, cinsi sapıklık, şöhret düşkünlüğü), ahlak (menfaat düşkünlüğü, haksız kazanç peşinde koşma), kültür (dini tutuculuk, batıl inançlara bağlılık, Batı taklitçiliği) yönleriyle gülünç­tür. Genellikle halk çevrelerinden seçtiği kişileri Ka­ragöz, ortaoyunu, meddah hikâyelerinden de yarar­lanarak büyük bir ustalıkla konuşturur.

Bu yaklaşım doğal olarak romana çeşitli karakterle­rin dünyayı ve yaşamı görüş açısını, dini inançları­nı, yaşayış ve giyiniş şekillerini, adetlerini, görgüle­rini de getirir ve böylece roman bir "töre" romanı olarak ortaya çıkar.

•     Anneannesinin yalısında dadılar arasında geçirdiği çocukluk ve gençlik yılları, İstanbul yaşamı ve in­sanlarını tüm detaylarıyla öğrenmesini sağladı. Ev kadınlarının çeşitli konulardaki düşüncelerini öğ­rendi. Batılı yazarların yanı sıra Türk halk edebiya­tından da yararlandı. Romanı ahlakın aynası olarak gördü.

•     Eserlerinde toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri, kadın - erkek ilişkilerini, din sorunlarını konu aldı. Zeki ve kurnazların, saf ve cahilleri kandırarak işle­rini yürüttükleri çarpık bir düzenden kurtulmak için akılcı düşüncenin gelişmesi gerektiğini savundu.

•     Büyük ve sabırlı bir gözlemci olan Hüseyin Rahmi'nin, olayları hep İstanbul’da geçen romanları, gerçek değerlerini, daha çok yazıldıkları devrin sosyal yapısını bütün canlılığı, bütün incelikleri ve tam bir objektif doğruluğu ile verebilmiş olmalarına borçludur. Romanlarında eski İstanbul'un mahalle yaşamını, her kesimden insanların düşüncelerini, inançlarını, düşünme biçimlerini kendi konuşma özellikleriyle yansıtır. Boş inançları, asılsız söylenti­leri eleştirir. Böylece, edebiyat aracılığıyla halkı eğitmek istemiştir.

•     İstanbul'un iç mahallelerinden hayat tarzını hikâye ve romanlarında karikatürize eder. Bu yönüyle so­kağı edebiyata getiren, sokağın anahtarını elinde tutan sanatçı olarak anılır.

•     Emile Zola'nın deneysel roman yöntemini benimse­di ve uyguladı.

•     Geniş bir okur kitlesine ulaşabilmek için yalın bir dil kullanmıştır. Çok okunan bir yazar olmasını da bu yalınlığına bağlar. En özgün yanlarından biri yerine göre yalın ve açık, gülümseyen ve yeren, ciddi ve derin dil ve anlatımıdır.

Eserleri:

Roman:Şık, Mürebbiye, Metres, Tesadüf, Nimetşi­nas, Şıpsevdi, Gulyabani, Cadı, Kuyruklu Yıldız Al­tında Bir İzdivaç, Hakka Sığındık, Ben Deli Miyim?, Kokotlar Mektebi, Utanmaz Adam, Cehennemlik, Billur Kalp

Öykû:Kadınlar Vaizi, Namuslu Açlık Meselesi, Ka­til Buse, İki Hödüğün Seyehati Oyun:Hazan Bülbülü, Kadın Erkekleşince

 

Mürebbiye

Dehri Efendi, Tanzimat sonrasında varlıklı ailelerin, ço­cukları için eve eğitimci kadın alma modasına uyarak evine Matmazel Anjel'i alır. Çok güzel ve zeki bir kadın olan Anjel, kısa sürede evdeki üç erkeği baştan çıkarır; çıkarına ve kişiliğine uygun olarak büyük bir ustalıkla üçünü de idare eder. Sonuçta kıskançlık yüzünden her şey ortaya çıkar. Hüseyin Rahmi Gürpınar bu romanın da natüralist romancılığın özelliklerini ustaca uygular. Yabancı mürebbiyelerin eğitim ve öğretimine bırakılan çocuklarımızın düşebileceği kötü durumları anlatması bakımından ilgi çekici gözlemler içermektedir. Dehri Efendi, yaşlı bir zengindir. Yalısında oğlu Şem'i, kızı Melahat, damadı Sadri'yle birlikte oturmakta, bir cariye­den olma Nezahat ile Vahip'e Anjel adında bir mürebbi-yeden ders aldırmaktadır. Matmazel Anjel, Parislidir; bir tüccarın metresliğinde istanbul'a gelip yerleşmiş, aşüf­te bir kadındır. Kısa bir zaman diliminde yalıdaki erkek­leri etkisi altına almasını bilir. Önce, Şem'i, sonra Sadri'yi, daha sonra da Dehri Efendi'nin kardeşini tuzağa düşürür. Yalının kâhyası olan Eda Kadın, durumdan kuşkulanır. Son zamanlarda sofa ışıklarının erken sön­dürülmesi onu kuşkulandırır. Bir gece el ayak çekildi­ğinde, Kambur Amca'yı Anjel'in odasında görünce kuş­kusu daha da artar. Şem'i ise Anjel'e sırılsıklam tutku­ludur. Kıskançlık yüzünden amcası ile eniştesini bah­çede dövmeye kalkışır. Aşçı Tosun da mürebbiyenin odasında dayaktan nasibini alanlar arasındadır. Sıcak havalarda ise sevdalılarını korulukta kabul eder. Şem'i bunları öğrenince çılgına döner. Bir gece hançeri beli­ne soktuktan sonra tüm gücüyle Anjel'in odasına yükle­nir. Çünkü Sadri'nin Anjel'in odasında olduğuna inan­maktadır. Kapı ardına dek açılır, her yanı araştırır. Do­labı açar açmaz aksakallı Dehri Efendi'yi karşısında görünce hayrete düşer.

 

 

 

Şıpsevdi

Toplumsal adalet, kadın-erkek ilişkisi ve din temalarının yer aldığı bu roman, yazarın en önemli yapıtlarındandır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu romanında Doğu ile Batı'ya körü körüne bağlananları eleştirir. Romanın asıl adı "Alafranga'dır. istibdad dönemindeki sansür anlayı­şı nedeniyle adı değişmiştir. Paris'te öğrenim gören Meftun Bey, alafrangalık budalası, züppe bir tiptir, İstanbul’a dönünce Erenköy'deki babadan kalma köşke yerleşir. Fransa'daki yaşamını sürdürmeye, köşk halkı­na alafrangalık dersleri vermeye kalkışır. Daha da zen­gin olmak için köşk komşusu Kaşıkçılar Kethüdası Ka­sım Efendi'nin kızı Edibe Hanım'la evlenmeyi kafasına koyar. Kasım Efendi ise son derece pinti, mutaassıp, alaturka bir kişidir. Kasım Efendi'nin oğlu Mahir de Mef-tun'un kız kardeşi Lebibe ile birliktedir. Evlenirler. Mef­tun da kendisine piyangodan büyük ikramiye çıktığı ha­berini yayarak Edibe Hanım'la evlenmenin yolunu bul­muştur. Pinti ihtiyar, baba, kızıyla oğlunun geçimini Meftun'a yüklemekle kalmaz, hem oğlunu evlatlıktan reddeder hem de kızını zorla Meftundan ayırır. Meftun sonunda Paris'e kaçar. Mahir, yaşamına kendi eliyle son verir. Edibe, yabancı erkeklerle düşüp kalkmaya başlar. Bunları öğrenen Kasım Efendi'ye felç gelir. Le­bibe ise Mahirden olan çocuğuyla ortada kalır.

 

Şık

Yazarın ilk romanıdır. Alafrangalığa özenen ve aptal denecek ölçüde saf olan Şöhret Bey'in serüvenleri ve d'ıştüğü kötü ve gülünç durumlar anlatılır. Bu romanda

• hmet Mithat Efendi'nin Felatun Beyle Rakım Efendi ve Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası adlı ro­manındaki aynı konu (aşırı Batı hayranlığı) ele alınır.

 

 

Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç

Halkımızın toplumsal, töresel yaşantılarını, aile içi ge­çimsizliklerini, batıl inançlarını gülünç, acıklı yönlerini ustaca yansıtan Hüseyin Rahmi, eserlerini konuşma di­liyle, süssüz ve sade bir üslupla yazmıştır. 1910 yılında Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağı söylenti­leri halk arasında yayılmış; korku ve dedikodu meyda­na getirmiştir. Hüseyin Rahmi bu olaydan yararlanarak "Kuyruklu Yıldız Altında Bir izdivaç" romanını yazmıştır.

 

 

AHMET RASİM (1864 -1932)

•    Ramazanlarıyla, bayramlarıyla, sokak satıcılarıyla eski İstanbul yaşamını anı ve fıkralarında işleyen Ahmet Rasim, halkın kolayca okuyup zevk alacağı ürünler vermiştir.

Şiir, öykü, okul kitapları, tarih ve bilim konularında eserler yazmıştır. Ona edebiyatımızdaki asıl değe­rini kazandıransa fıkra, makale ve anılarıdır.

Edebiyat aracılığıyla halkı eğitmeyi amaçlayan bir yazar olarak Ahmet Mithat geleneğini sürdürür.

Döneminin dil ve anlatımından oldukça farklı özel­likler gösterir. Kısa, canlı cümlelere, yaygın ve gün­cel deyimlere dayanan arı bir İstanbul Türkçesi ile yazmıştır.

Şiir ve öykülerinde, amatörlükten ileri gidememiş; ancak anı ve fıkralarında İstanbul’un özelliklerini bir film gibi yansıtmıştır. Gözlemci bir yazardır, gördük­lerini bir ressam ustalığıyla kısa cümlelerle, açık, yalın, gülmeceye dayalı bir anlatımla ve en ilginç yanlarıyla gözler önüne serer. 20. yüzyıl başı İstan­bul insanının yaşayış, düşünüş töre ve Senekle­rinden özellikle de basın hayatından kesitler verir. Döneminin tüm edebiyat ve siyasi tartışmalarından uzak kalmış, benimsediği gerçekçi-gözlemci çizgi­de yazılarını sürdürmüştür.

•    Öğrenciyken Zekai Dede'den müzik dersleri almış; çoğunun güftesi kendisine ait altmış kadar şarkı da bestelemiştir. Bu şarkılardan bazıları günümüze ulaşmıştır.

 

Eserleri:

Anı: Gecelerim, Falaka Fıkra: Şehir Mektupları Eşkâl-i Zaman, Söyleşi: Muharrir Bu Ya, Ramazan Sohbetleri Monografi: ilk Büyük Muharrirlerden Şinasi

 

FECR-İ ATİ TOPLULUĞU (1909-1911)

1901'de Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasıyla, Ede-biyat-ı Cedide topluluğu dağılmış; edebiyat dünyasında II. Meşrutiyet'in ilanına (1908) kadar sürecek bir boşluk doğmuştur. II. Meşrutiyet'in ilanıyla meydana gelen öz­gürlük ortamı, Fecr-i Ati (Geleceğin ışığı) topluluğunun ortaya çıkışını kolaylaştırmıştır. Servet-i Fünun dergisi­nin kapatılmasıyla dağılan kimi sanatçılarla "Ahmet Ha-şim, Emin Bülent, Ali Canip, Yakup Kadri, Refik Halit, Hamdullah Suphi, Fuat Köprülü, Celal Sahir" gibi bir kı­sım genç sanatçılar bir araya gelerek bir edebi grup oluşturmuşlardır.

 

FECR-İ ATİ TOPLULUĞU DÖNEM ÖZELLİKLERİ

1.    Fecr-i Ati sanatçıları, Servet-i Fünun sanatçılarını Batılı edebiyatı tam olarak oluşturamamakla suçla­mışlar ve Servet-i Fünun sanatçılarına karşı çık­mışlardır.

2.    Faik Ali Ozansoy'un önerisiyle "Fecr-i Ati" adını be­nimseyen topluluk, 1909'da ilk toplantılarını yapa­rak bir bildiri yayınlamışlardır.

Fecr-i Aticiler, "Fecr-i Ati Encümen-i Edebisi" adıyla edebiyatımızda edebi bildiri yayınlayan ilk grup ola­rak tarihe geçmiştir.

3.  Topluluğun sanat anlayışı, yayımladıkları bildiride
yer alan şu düşüncede odaklaşır: "Sanat şahsi (ki-
şisel) ve muhteremdir (saygıdeğerdir)."

Sanatçılar, yayımladıkları bildiride amaçlarını özetle şöyle açıklamışlardır:

Dilin, yazının ve toplumsal bilimlerin ilerlemesine

hizmet etmek m

Yetenekli sanatçıları bir araya getirerek, birlik ve dayanışmanın sağlayacağı güçle, kamuoyunu ay­dınlatmak

Topluluk üyelerinin eserlerini içeren bir kitaplık kur­mak

Ya üyelerine ya da yarışma açarak Fecr-i Ati dışın­daki kişilere, Batı'nın önemli eserlerinin çevirilerini yaptırmak

Herkese açık konuşmalar düzenleyerek halkın ya­zın ve sanat konularındaki bilgileri artırmak

Batıdaki benzer kurum ve kuruluşlarla ilişki kura­rak, ülkemizin edebi ürünlerini Batı'ya, Batı'nın ürünlerini de doğuya tanıtmaya çalışmak

4.    Sanatçıların eserleri, dil ve üslûp bakımından Ede-biyat-ı Cedide akımının özelliklerini devam ettirmiş; Arap ve Fars dillerinden kelimelere, Arapça ve Farsça kurallarına göre yapılmış tamlamalara, bile­şik sıfatlara geniş ölçüde yer veren bir dil kullanıl­mıştır. Zincirleme tamlamalarla birbirine bağlı uzun cümleler kurulmuştur. Fransız edebiyatını örnek alan şairlerinin dili süslü, sanatlı, ağdalı ve ağırdır.

5.    Şiirde sembolizmi ve empresyonizmi, öykü ve ro­manda Maupassant'ı, tiyatroda H. ibsen'i örnek al­mışlardır.

6.    Şiirde aruz ölçüsünü esas almışlar; serbest müste­zat, sone, terza-rima nazım biçimleriyle yazmışlar­dır.

7.   Aşk ve doğa konuları üzerinde durmuşlar; duygulu, romantik bir aşktan söz etmişler, gerçeğe uygun düşmeyen, öznel doğa betimlemeleri yapmışlardır.

8.   Fecr-i Ati sanatçıları tiyatro ile yakından ilgilenmiş­lerdir.

Topluluk sanatçıları "Sanat, şahsi ve muhteremdir." ilkesini herkesin ayrı ayrı görüşlere sahip olabilece­ği biçiminde yorumlamış; böylece sanatçıların her biri yalnız kendi duyuşuna, kendi beğenisine göre bir güzellik yaratma çabası içine girmiştir.

Fecr-i Ati sanatçıları bu yüzden şiire herhangi bir yenilik getirememiş, Servet-i Fünun'un devamı ol­maktan öteye gidememiştir.

Sanat anlayışlarında birlik ve bütünlük olmadığı için dağılmışlar, bireysel olarak değişik alanlarda eser­ler vermişlerdir.

Milli edebiyat hareketinin doğuşu da Fecr-i Ati top­luluğunun dağılmasına neden olmuştur.

Sonuç olarak kısa ömürlü olan bu topluluk, Servet-i Fü-nunculardan daha sade bir dil kullanmışlar, sembolizm, empresyonizm ve romantizm gibi akımları eserlerine uygulamışlar, Batıya yönelen edebiyat ile Milli edebiyat arasında bağ oluşturmuşlardır.

 

Yorumlar 

 
0 #2 İSİMSİZ 22-02-2012 17:30
haaa iyide benim aradığım yer yok lütfen biraz ayrıntılı yapın. :oops:
Alıntı
 
 
0 #1 serkantt 09-01-2012 21:37
:lol: çok iyi ama fazla detaylı biraz detayları kessek çok harika olur yinede saolun
Alıntı
 

Yorum ekle

Güvenlik kodu
Yenile

SPONSORLU BAĞLANTILAR